7. Algı gerçektir


İnsan sosyal bir varlıktır. Mutluluğu mutsuzluğu, huzuru huzursuzluğu, başarıyı başarısızlığı, sevinmeyi ve üzülmeyi hep başka insanlarla olan ilişkilerinde, etkileşimlerinde bulur.

Kendi kozanıza kapalı yaptıklarınızın değeri hemen hemen hiç yoktur. Tabi bu gerçekten bir kozaysa ve bir gün kanatlarınızı bütün ihtişamıyla açarak topluma katılacaksanız o başka.

Bu toplumsal yaşamda, bu ilişkiler yumağında, bu etkileşimler dünyasında, nasıl algılanıyorsanız öylesiniz. Nasıl algılandığınızı yönetmek de yine size düşen önemli bir görev. Her zaman toplumu yanlış yönlendirenler, kendi çıkarı için topluluklarını parmaklarının uçlarında oynatmayı öğrenmişler algı yönetecek değil ya! Bağımsız profesyoneller olarak, ailemizin annesi olarak, küçük kardeşimizin abisi olarak, kurumumuzun değerli bir bireyi olarak, dünyada bir birey olarak, kendi çevremizdeki algımızı yönetmek en büyük sorumluluklarımızdan birisi. İnsanlara değer katacaksanız, sizin değer katacak bir insan olduğunuzu kabullenmeleri gerekir önce. Yetişkin insanlara zorla bir şey kabul ettiremezsiniz, onların kabul etmesi gerekir.

Bunun için de öncelikle size kulaklarını açmaları, kabullenmeyle yaklaşmaları gerekir.

Hem topluma katkılarınız hem de kişisel başarılarınız için, çevrenizde nasıl algılandığınızı yönetmeniz ve çevrenizi genişletmeniz gerekir. Kendini göstermeyen, pehlivan olamaz.

Çok büyük değerlere sahip olabilirsiniz, çevrenizde kimsede bulunmayan yetenekleriniz olabilir, çığır açacak buluşlar tasarlamış olabilirsiniz, ama bunlar sadece sizde saklıysa, inandırıcı bir şekilde insanlara bunları aktaramamışsanız, aslında yokturlar. Aslında siz de yoksunuz o zaman. Bir ayak iziniz yok. Çevrenize etkiniz yok. Sosyal bir varlık olmanın gereklerini yerine getirmiyorsunuz ve başka ne özellikleriniz olursa olsun, başarılı bir insan değilsiniz.

Hele bir de dünyanın sınırlarının küçüldüğü, hiç masraf yapmadan kendine internette bir köşe oluşturup tüm dünyaya yazdıklarını, yaptıklarını, çektiklerini, ürettiklerini sunabildiğin günümüzde, profilini göstermeyen, pencereden kafasını çıkarmayan, kendi kazdığı siperin içinde tüm dünya ateş açmaya hazır bekleyen bir düşmanmış gibi kafasını omuzlarının arasına gömmeye çalışan sen, zaten yoksun. Bu satırları da okuyor olamazsın. Çünkü sen, böyle bir kitaba ilgi de duymazsın.

Ama bu evrensel negatif ve evrensel korkak insandan hepimizin içinde belirli derecelerde var. Onu bulup terbiye etmek, sokağa çıkarmak, insan içine çıkarmak, üretir hale getirmek, geliştirmek bize düşüyor.

Her insan bir şeyler yapmak için, bir şeyler üretmek için, bir katkı yapmak için gelir dünyaya. Bu hedef duygusunu belirsiz de olsa yaşamıyorsanız, amaçsızlaşmış hissediyorsanız kendinizi, bakım onarıma girin. Dağ başına çekilin, evinize kapanın, inzivaya girin, düşünün, düşünün, düşünün… Bir anlamınız var, bunu bulmak size kalmış. Bunu bulamasanız da hissediyor olabilirsiniz, ama içinizdeki bu anlam duygusunu iletmeniz de gerekiyor. Ayağa kalkın ve kendinizi tanıtın.

GERÇEK HAYAT ÖRNEĞİ

2001’den beri teknik konularda eğitmenlik yapıyorum. Uzun süredir buna danışmanlık da eklendi. Aslında neredeyse başından beri teknik bir işim olmadığını biliyorum. Benim temel işim, insanlara kendimi kabul ettirmek.

Daha bu yolun başlarında bir yerde, nerede okudumsa okudum, çok önemli bir bilgiye kavuştum: Büyükler, çocuklar gibi öğrenmez. Bir çocuğa zorla öğretebilirsiniz (bundan da çok emin değilim) ama bir büyüğün öğrenmeyi istemesi gerekir. Siz öğretmezsiniz, öğretemezsiniz, o öğrenir.

Anadolu çocuğuyuz biz. Kendimizi fazlaca ortaya koymak biçimsiz gelir bize. İlkokuldan beri, toplum önünde konuşmayı sevmiş olsam da, sadece anlattıklarıma önem verirdim o zaman. Konuştuklarım, aktardıklarım için hoşuma giderdi konuşmak. Kendimi sunma gibi bir kaygım hiç yoktu. Ya da belki ama farkında değildim.

Profesyonel olarak eğitim hizmetinde ve ardından danışmanlık hizmetinde geçirdiğim yıllar, bana kendimi sunmayı öğretti. Çünkü algı gerçektir. Sınıftaki katılımcının ya da projesine danışmanlık yaptığınız kişinin, sizin sunacağınız faydadan yararlanabilmesi için sizi kabul etmesi gerekir. Bu, kendi iyiliği içindir.

Konunuzu tabii ki biliyor olmanız gerekir, ama sizin bildiğiniz teknik bilgilere sahip onlarca başka insan da vardır. Bir teknik eğitmeni alanında değerli kılan, teknik bilgisi değil eğitmenlik yeteneğidir. Fark oluşturan, başarıyı getiren budur. Danışman için de asıl konu teknik başarısı değil, danışmanlık deneyimi ve bu alandaki başarısıdır.

2001’den beri eğitmenlik ve danışmanlık alanındaki tecrübelerim algı yönetimini ve profilimi göstermeyi başka hiçbir türlü öğrenemeyeceğim kadar iyi öğretti bana.

Yeri geldi, kendi içinde birbirini çok iyi tanıyan ve daha önce birkaç eğitimi de beraber almış 12 kişilik bir grubun karşısına çıktım ve ilk 15 dakikada 30 soru cevapladım. Sanki çapraz ateşe almışlardı beni, ama ayakta kaldım ve bu sürenin sonunda onlar da beni eğitmen olarak kabullendiler.

Yeri geldi, 3 eğitimlik bir süreç boyunca, bir yandan kalan 6–7 kadar kişiye standart eğitimi verirken, beni kabullenip kabullenmemeye karar vermemiş ve sert ceviz olan aynı sınıftaki 3 kişilik bir grupla her fırsatta psikolojik oyunlar oynayarak onlarla aramda bir iletişim hattı oluşturdum ve kendimi kabul ettirdim.

Verdiğim her eğitimde ve yaptığım her danışmanlıkta o kabul bariyerinin olup olmadığını, ne zaman inmeye başladığını ve karşımdaki kişilerin beni ne zaman artık kabullendiklerini hissetmişimdir.

Bunu sağlamak için taktikler de geliştirdim tabii.
Hemen her eğitimimde katılımcılar, beni kabullenmelerini sağlayacak çeşitli özelliklerimi ya tanışma faslında ya da gerekiyorsa daha fazla detayı aralardaki sohbetlerde, ders içinde yeri geldikçe gediğine konulmuş birkaç cümlede bir şekilde öğrenirler. Çeşitli yurt çapı sınavlardaki derecelerim, çeşitli sertifikalarım ve bunlardan bazılarını dünyada ilk alan kişilerden oluşum, beta sınav verme hobim ve okuduklarım, okuduklarım, okuduklarım… Kimsenin öyle kolay kuramayacağı teknik konularla ilgili teknik dışı benzetimlerim…

Bunları utanmadan, sıkılmadan, övünme gibi görünmemesini sağlayarak, normal iletişim kanalları içerisinden sunmayı, bunları kullanarak nasıl algılandığımı yönetmeyi, profilimi göstermeyi, kendimi kabul ettirmeyi ve insan sosyal bir varlıktır ilkesinde vurgulanan insan olmayı az çok öğrenebildim. Kolay olmadı. Yüzlerce kez verdiğim eğitim ve danışmanlıklar, benim için çok iyi bir uygulama alanıydı.

İşbaşı yaptığımda sahneye çıktığımı biliyorum ve alkış almak için çıkıyorum.

Fayda 1: Yelkenleri açmak

Yelkenini açmayan gemiye, hiçbir rüzgarın faydası yoktur. Demir tavında dövülür. Hamama giren terler. Nerede hareket varsa, bereket oradadır.

Hasat zamanı harmanda olan, harmanını yapınca piyasaya çıkan üretiminin verimini toplayıp sonra da onu satabilir.

Fırsatlar, ödüller, mutluluklar ve arada sırada acılar da, daha çoğuyla etkileşimli olan insanlar içindir. Her insanın bir rızkı vardır, bir şekilde karnını doyurur, ama rızkın onda dokuzu ticarettedir, birbirleriyle alışveriş yapan insanlara aittir.

İstediğiniz şeyler varsa, onlara doğru ilerlemelisiniz. Yol, düzgün olmayacaktır. Çukurları atlamanız, atlayamıyorsanız etrafından dolaşmanız gerekecek. Yeri gelecek çukur aşılamaz olacak, karşı taraftaki bir kişinin size bir kalas uzatmasından başka ilerleme şansınız olmayacak. Yeri gelecek ayağınızın kayacağı bir yerden emniyetle geçmeniz için birisi elinizi tutacak. Yorgunluğunuza rağmen ilerlemenizi sağlamak için birinin size bir cümle söylemesi gerekecek. Çelme takanlar da olacak.

Hedefinize ulaşabilmeniz için, doğru kişilere doğru şekilde hedefinizi anlatmış olmanız, onları dinlemiş olmanız, onlarla bir şeyler yapmış olmanız gerekecek. Yol arkadaşı, su dolduran saki, devenizin yemcisi, arabanızın benzincisi, helikopterinizin pilotu gerekecek.

Hayatınızın yollarında koca bir grup olarak ilerleyeceksiniz. O grup sizi ne kadar iyi tanırsa, sizin hedeflerinizi ne kadar iyi tanırsa, neleri sevip neleri sevmediğinizi ne kadar iyi bilirse, tüm bunlara saygı göstermelerini sağlayacakları şekilde sizinle ilgili oluşmuş bir algıları varsa, o kadar iyi ilerlersiniz, o kadar dolu yaşarsınız, o kadar anlam kazanırsınız.

Herkesle kavgalı bir insan, iki ileri bir geri, bir ileri üç geri yapan bir insandır. Hayatının tadı olmaz. Çevresindekilerin ağız tadını her fırsatta kaçırır. Ama bu bile, bir ilişkidir. Olumsuz ilişki bile, tamamen kopmuş, varlığıyla yokluğu farksız bir insanınkinden daha iyidir.

Yaşadığınızı birileri fark etsin. Yelkenlerinizi açın. Yoksa hiçbir rüzgarın size faydası olmaz, rüzgar bilimi üzerine doktora yapmış olsanız bile!

Fayda 2. Kabullenilmeyi kolaylaştırmak

Beni bir tek sen anladın, sen de yanlış anladın diye şaka olsun niyetine ağzımdan bu kelimelerin döküldüğü oldu. Ama gerçek anlamıyla düşününce bu cümle, olabilecek en argo bir ifade, bir küfür, saygısızlık, sorumsuzluk ve kendi kendine düşmanlık gibidir.

Mesajını iletemeyen, doğru anlaşılmasını sağlayamayan, kendini ifade edemeyen insanın duyuları olmuş, neye yarar! Olmasalardı da bir şey fark etmeyecekti.

Kabullenilmemek ayrı bir konudur. Kabullenilmeyebilir insanlar. Kendi öz insanları tarafından reddedilmemiş bir peygamber yoktur zaten. Ama kendini anlatamamak, ifade edememek, profilini gösterememek, tamamen ayrı bir yeteneksizliktir.

Bir insanın en önemli yeteneği olarak her zaman ifade gücünü düşünmüşümdür. İfade gücünüzün önüne engel koymayın. Kendinizi ortaya koymak, anlatmak, yeri geldiğinde üstün noktalarınızı gerçekçi bir şekilde öne sürmek ve zayıf olduğunuz noktaları da kabullenmek, yani profilinizi göstermek, insanlık durumunuzun bir gereğidir.

Topluma yeteneklerimizle katkı sağlamak için, kendi bireysel isteklerimizi elde etmek için, kabullenilmek gereklidir. Kabullenilmek için tanınmanız gerekir. Tanınmanız için ise profilinizi saklamamanız, kendinizi göstermeniz gerekir. Ne abartarak, ne de olanı eksilterek, kendinizi ortaya koymalısınız.
Sadece kendini ortaya koymanız da yetmez. İnsanların gördükleri başka bir şeydir. İnsanların işittikleri başka bir şeydir. İnsanların algıladıkları başka bir şeydir. Çünkü iletişim medyalar üzerinden olur ve medyalar kusurludur. Kendinizi sadece aktarmak yeterli olmaz, karşıdaki tarafından nasıl bir aktarımın algılanmış olduğuna dair de çalışmanız gerekir. Hava tozludur, sizi karanlık bir karakter gibi gösterebilir. Ortam gürültüsü fazladır, bazı cümleleriniz tam ters anlaşılacak şekilde duyulabilir.

Algının gerçek olduğunu bilmek, profilinizi ortaya koymak ve bunun nasıl algılandığını yönetmek, kabullenilmenizi kolaylaştırır. İletişim kanallarının açılmasını ve açık kalmasını sağlar. Hem kişisel amaçlarınıza daha kolay ulaşırsınız, hem de topluma yapmak istediğiniz katkıları daha az dirençle karşılaşarak ve daha çok yardım alarak gerçekleştirebilirsiniz.

Hiçbir insan niyet okuyucusu değildir, kalbinizden geçeni bilemezler. Kötü düşünüp kendini iyi gibi gösterebilen bir insan olmayın, ama iyi düşünen bir insanın da kendinin iyi düşünceli olduğunu anlatabilmesi, algılatabilmesi, bu algıyı yönetmesi gerekir.

Nice iyi niyetler beceriksizliklerle bir araya gelince nice kötü sonuçlar doğurmuştur!

Fayda 3: Potansiyeli açığa çıkarmak

Bir insanın ağırlığının üç katını kaldırması mümkün müdür?
Bir insan, öyle bir ticaret modeli kurabilir mi ki, öldüğünde 4 varisinin her biri, dünyanın en büyük ekonomisinin en zengin 20 kişisi listesinde yer alsın?

Bir insan, gözleri bağlı olarak, onlarca masada eş zamanlı satranç oynayabilir mi? Tüm sahaları ve tüm hamleleri aklında tutarak, her bir sahada dönüşümlü hamle yapabilir mi?

Bir insan, kendi soyundan 600 yıl sürecek ve dünyanın en büyük imparatorluklarından olacak bir yapıyı kurabilir mi? Defalarca kuşatılıp alınamamış bir şehri, 19 yaşında bir genç alabilir mi?

Bir insan, tek bir patlamayla koca bir şehir insanı öldürecek kadar güçlü bir bombanın sistematiğini icat edebilir mi?
Her hangi bir insanın, yeterince zaman ve azimle yukarıdakilerin her hangi birini yapabileceğine inanıyorum. Bu inancın yanlış olduğunu biliyorum. Yukarıdakilerin tümü belirli insanlar tarafından yapıldı, ama milyarlarca insanın her biri bu işlerin her birini yapabilecek kapasitede tabii ki değil. Ama hangi insanın hangi işi yapabileceğini ya da yapamayacağını nereden bilebilirsiniz? Bırakın herhangi bir insanı, kendinizin yukarıdakilerden herhangi birini yapabileceğinizi ya da yapamayacağınızı bilebilir misiniz?

İnsanın potansiyelinin ortaya çıkması için, yeteneklerinin, azminin, ortam şartlarının, fırsatların, teşvik edici ve engelleyici unsurların, kısaca pek çok şeyin bir araya gelmesi gerekir.
Bir şey yapabilmeniz için sokağa çıkmanız gerekir. Sokağa çıkıp kös kös yürümemek için bir amaçla sokağa çıkmanız gerekir. Hazineyi gördüğünüzde onun hazine olduğunu anlayabilmeniz için ona bakmanız gerekir.

Ağırlığınızın üç katını kaldırabilmeniz için, ağırlık kaldırmaya ilginizi, yeterince küçük bir yaşta, bu işlerden anlayan birine göstermiş olmanız gerekir. Profiliniz görülmeden halter şampiyonu olamazsınız.

Yıllık cirosu 300 milyar dolara yaklaşan bir dev kurabilmek için, binlerce mağaza açıp milyonlarca insana hizmetinizi sunmanız gerekir. Profiliniz görülmeden süper zengin olamazsınız.
Satranç şampiyonu olabilmek için, yüzlerce insanın karşısına çıkıp maç yapmış olmanız gerekir. Profiliniz görülmeden şampiyon olamazsınız.

Ertuğrul Gazi’nin oğlu olarak doğmuş olabilirsiniz. Ama o küçük bir beyliğin başındaydı ve onunla çağdaş on civarında başka beylik vardı. Onların arasından sıyrılmadan dünya imparatorluğu olmak mümkün değildi. Profiliniz görülmeden imparatorluk kuramazsınız.

Diğer örnekten bahsetmeyeceğim, ama evet, kötü bir amaca ulaşmak için de profilinizi göstermek zorundasınız.

Ama bütün bunları boş verin: Profiliniz görülmeden iyi bir iş bulamazsınız. Profiliniz görülmeden iyi bir eş bulamazsınız. Profiliniz görülmeden belirli bir refah seviyesine ulaşamazsınız. Profiliniz görülmeden, insanca yaşayamazsınız.

Tek başına dağ başında yaratılmak için tasarlanmışa benziyor mu insan?

Fayda 4: Çekinceleri aşmak

En büyük zulmü insan kendisine yapar. Kendi kendimize koyduğumuz engeller en aşılamaz olanlardır. Kötülük yolunda giderken de, en azdırıcı şeytanı kendisidir insanın.

İnsanların çok büyük bir çoğunluğu başarmak için yola bile çıkmaz. Hep söylenir, çok aşırı derecede klasik olsa da gerçek: Risk alanların kaybettikleri olur ama risk hiç almayanlardan kazanan hiç çıkmaz.

İnsanların ne diyeceğinden korkarak, kendini ortalama bir çabaya, ortalama bir hayata ve ortalama sonuçlara mahkum eden ne kadar çok insan vardır!

Potansiyelinizi gerçekleştirmek için öne çıkmanız, farklı olmanız, kendinizi göstermeniz gereklidir. Emin olun ayağınızdan çekecek insanlar olacaktır, çekemeyenler, anlamayanlar, anlamak istemeyenler, yanlış anlayanlar ve daha bir sürü çeşit…

Öne çıkmak zordur. Yapmak, etmek, başarmak zordur. Ama tatlıdır. Başarmanın tadına varan insan, hep başaran olmak ister. O zaman o çelmeler, çekiştirmeler, engellemeler gözünüze gözükmez. Onları aşamasanız bile, takılıp düşseniz bile, denemiş olmak sizi mutlu eder.

Şunu unutmamalısınız ki, öne çıkma cesaretini gösterenlerden olmazsanız, zamanla neredeyse bu cesareti gösterecek bir kişi olmaktan çıkar, başka öne çıkanları çeken, çekiştiren, çelmeleyen bir tipe dönüşürsünüz.

Bebeğin yürümeye başlaması gibidir bu. Tabii ki düşer. Yine düşer. Kalkar yine düşer. Bir yerlere tutunarak da olsa inat eder, dik durmaya ve tutuna tutuna adım atmaya başlar. Sonra gün gelir, bir koltuğun köşesine kadar gittikten sonra diğer koltuğun köşesine kadar kendini yarı yürür yarı düşer şekilde atar ve düşmeden oraya tutunmayı başarır. Bu sürecin sonu yürümektir. Yürümeyi öğrenemeyen bebek –bedensel bir engeli olanlar hariç- yoktur.

Şimdi de bir futbolcunun yürümesini düşünün. Çalımlar atar, paslar verir, paslar alır, üstüne gelen bir ya da birkaç insan olur ayağında top olduğunda ama ayakta kalır. Bazen düşer, kalkar sonra.

İçinizdeki cevheri ortaya çıkarmaya çekinmeyin. Yetenekli olduğunuz alanlarda kendinizi kısıtlamayın. Tabii ki zor olacak. Üzüldüğünüz olacak. Başaramadığınız olacak. Ağladığınız olacak. Keşke bu şirketi kurup da yıllarımı verip bu noktaya getirmeseymişim dediğiniz olacak. Yetiştirdiğiniz öğrencilere kahrettiğiniz olacak. Kendi büyüttüğünüz çocuklardan olmadık darbeler aldığınız olacak. Mutsuzluklar, acılar, başarısızlıklar yaşadığınız olacak. Hayatta bunlar da var. Ama mutluluk, refah, bolluk, huzur da var.

Bebekliğinizi hatırlayın. Düşüp canım yanabilir diye yürüme denemelerinizden vazgeçtiniz mi? Vazgeçmiş olabilir misiniz? Kendinizi engellemeyin. Başkalarının engellerini aşmak o kadar zor olmayacaktır. Hem aşamasanız da, en azından denemiş olursunuz. “Demek ki başaramayacakmışım!” diyebilmek de bir başarıdır.

Fayda 5: Kendine daha fazla ve doğru güvenebilmek

Kendine güvenmemek kötüdür. Kendine yanlış güvenmek de kötüdür.

Kendinize güvenmezseniz, yapabileceğiniz pek çok şeyi denemeye bile cesaret edemezsiniz. Tüm becerileriniz potansiyelde kalır. Tüm hedefleriniz hayallerinizde hapsolur. Sizden çok daha az yetenekli insanların, sizin güvensizlikten yapmadığınız şeyleri yaptığını ve elde edemeyeceğiniz şeylere ulaştığını izlersiniz senelerce. Zaten kullanılmayıp sadece potansiyel olarak kalan yetenekleriniz de zamanla körelir, içi boşalan bir çuval gibi koflaşırsınız.

Kendinize yanlış güvenirseniz, büyük riski olan bir işe güle oynaya kalkışabilirsiniz. Gerekli hazırlıkları yapmadan ve yeteneklerinizi yeterince bileylemeden harekete kalkışmanız size çok pahalıya mal olabilir.

Kendinizi boy aynasında incelemeniz ve sadece kendi standartlarınızla değil, toplumun, dostlarınızın, rakiplerinizin gözünde de boyunuzun ölçüsünü almanız gerekir. Olası her fırsatta -ama çok rahatsız edici olmadan- profilinizi gösteriyorsanız, nasıl algılandığınızı izliyor ve çeşitli durumlarda kendi yeteneklerinizi, performansınızı, derinliğinizi ölçüyorsanız, kendinize ne zaman ne kadar güvenebileceğiniz konusunda da içinizde hassas bir tartı oluşmaya başlar.

Adalet dünyanın temelidir. Kendinize karşı adil olun. Ne yapabileceğiniz işlerden geri kalın, ne de –henüz- yapamayacağınız işlere körlemesine dalın. Kendinize güvenin; ama nereye kadar ve neler için güvenebileceğinizi de bilin.
Herkesin bir fiyatı vardır derler ya mesela; kendinize çok güvenip de benim asla bir fiyatım olamaz, ilkelerimden ödün kesinlikle vermem diye yoldan çıkarılma olasılıkları yüksek patikalarda dolaşmayın.

Kötü arkadaş etkisinden korktuğu için hiç arkadaş edinmeyen bir çocuğun durumunu düşünün. Ya da ben arkadaşlarımdan etkilenmem diye, uyuşturucu kullanan tiplerle düşüp kalkan bir çocuğu…

Bu kadar çarpıcı olmasa da hayatımızda benzer uçurum dipleri ve uçurum tepelerinden geçiyoruz. Mutedil olanı, aradaki yolu, ufku olan yolu tercih etmek her zaman kolay olmayabilir, çünkü böyle bir tercih yapıyor olduğunuzu bile belki fark etmezsiniz.
Kendi doğrularınız, kendi riskleriniz, kendi algılarınız ile sınırlı kalmayın. Profilinizi gösterin, toplumla tanışın ve etkileşin, nasıl algılandığınızı algılayın, nasıl algılandığınızı yönetin ve kendinize akıllıca güvenmeyi öğrenin.

Senaryo 1: Çocuk Oyunu?

Scrabble’ı duymuşsunuzdur. Benim evimde Türkçe’ye uyarlanmış bir set var. Zekice düşünülmüş ve iyi rakiplerle oynamaktan kolay kolay bıkmayacağınız bir oyun.

Günümüzde tüm dünyada yaygın olarak oynanan bu oyun, satranç kadar eski bir geçmişe sahip değil. Go, satranç, dama, tavla gibi yaygın oyunlara göre, aslında daha emekleme çağında bir bebek, hatta yeni doğmuş bir bebek sayılabilir.

Scrabble, 1950’li yıllarda Amerika’ya hızla yayılmış. Oyunu ilk bulan kişi ise, Alfred Butts. Farklı rivayetlere göre oyunun oynanmaya başlaması 1931’e kadar geriye gidebiliyor. Ama bu tarihteki adı: Criss Cross Words.

1931’den 1948’e kadar, Alfred Butts kendi ailesi ve arkadaşları arasında oynamış oyunu. Arkadaşlarının pek çoğu için el yapımı setler de üretmiş. 1948’de bu setlerden birinin sahibi olan Bay ve Bayan James Brunot oyunun pazarlanması gerektiğine karar vermiş. Oyunun sol üst köşeden değil de ortadan başlaması gibi ufak bir iki değişiklik yapmışlar. Daha önemlisi, adını da Scrabble olarak değiştirmişler. Butts’tan yetki alan Brunotlar üretime başlamışlar. 1949’u zararla kapatmışlar ama oyunun ününün giderek kulaktan kulağa yayılmasıyla 1952’de siparişlere yetişemez olmuşlar.

Oyunun üretimi Brunotlardan, büyük bir oyun üreticisine geçmiş. Bu üretici bile talep karşısında, üretim imkanlarını geliştirecek yatırımlar yapmak zorunda kalmış. 1972’de bu firma Scrabble’ın tüm haklarını satın almış.

Hazine üstünde oturuyor olabilirsiniz. Bazı yetenekleriniz, fikirleriniz, tasarımlarınız, tek başına ya da bir araya gelerek size önemli fırsatlar üretecek olabilir. Ama sokağa çıkmadan bunu bilemezsiniz. Denemeden, profilinizi göstermeden, eserinizi toplumun yargısının karşısına çıkarmadan, bilemezsiniz.

Parasal kazanımların ötesinde; kim eserinin beğenildiğini görmek istemez? Çok satan bir yazar olmak, çizimlerini yaptığı binalar her yıl yüzbinlerce insan tarafından ziyaret edilen bir mimar olmak, insanların kendi duygularını ifade etmekte çaresiz kaldıklarında ezberden şiirlerini okuduğu bir şair olmak, eser vermek… Kim istemez ki bunu?

Ama o kadar kolay olsaydı, herkes yapardı. İnanın adı duyulmuş şairler kadar iyi şiir yazan en az yüz katı insan var. Başarılı olmuş mimarlardan daha büyük potansiyeli taşıyan daha yüzlercesi var. Profilini gösteren, nasıl algılandığını yöneten ve iyi yöneten insan ise çok az!

20 yıla yakın bir süre, servet değerinizde bir fikirle parmağınızın ucuyla oyun oynamış olabilirsiniz. Daha kötüsüyse, belki hala oynuyorsunuz, ya da belki o fikirle artık oynamıyorsunuz bile, unuttunuz gitti!

Senaryo 2: Mutfakta kim var?

Harland David Sanders’i kaç kişi tanır? Büyük olasılıkla hiçbir çağrışım yapmadı. Şimdi onu KFC harfleriyle birlikte, sivri bıyık ve sakallı beyaz saçlı yaşlı adam olarak düşünün. Pek çoğunuz şimdi kim olduğunuzu anladınız sanırım. İyi de o logoda o adamın ne işi var? O adam Kentucky Fried Chickens franchise sisteminin kurucusu. Aslında özel bir tavuk pişirme reçetesinin geliştiricisi demek belki daha doğru olur.

Sanders babasını 5 yaşında kaybetti ve annesi de çalıştığı için küçük yaşta yemek yapmayı öğrendi. Yedinci sınıfta okulu bıraktı. 20’li yaşlarına kadar pek çok işte çalıştı: İtfaiyeci, buharlı tekne sürücüsü, sigorta satıcısı, demiryolu işçisi, çiftçi ve orduda er oldu.

40 yaşında Sanders ilkel sayılabilecek koşullarda, bir servis istasyonunda pişirdiği tavukları insanlara sunuyordu. Lezzetinin yayılmasıyla 142 kişi kapasiteli bir otel ve restorana geçti. Sonraki dokuz yıl boyunca tekniğini bir hayli geliştirdi. Ama yeni bir otoyol sebebiyle işini satmak zorunda kaldı. Aslında sattığı işi değil, çalıştırdığı mekandı. Sanders asıl işini bu dönemden sonra buldu. Kızarmış tavuklarının tadına çok güvenen yaşlı şef 1952’de yani 62 yaşındayken bu lezzeti bir franchise ağına dönüştürmeye başladı. 90 yaşına kadar yaşadığı düşünülürse, sağladığı başarının meyvelerinden yararlanabilmiş olmalı. Yine de kendisine asıl zenginliği getirecek girişime 62 yaşına kadar başlamamış olduğuna biraz üzülmüş olsa gerek.

Bolu Dağından geçerken mola verip, dağ yolundaki kebapçılarda takıldınız mı hiç? Şimdi artık karşılıklı açılmış tünel yüzünden Dağ esnafı dağılmıştır sanırım. Gidip görmedim, ama bu son kaçınılmaz.

Bakalım içlerinden yaşlı ya da genç bir lezzet ustası çıkıp bir lezzet zinciri kuracak mı?

Yelkenini açmayan rüzgardan yararlanamaz sözünü hatırlıyor musunuz?

Senaryo 3: Kendini neyle ifade edebiliyorsan…

Toplam nüfusu en fazla 288 olabilen, bir sınıf seviyesindeki öğrenci sayısı ise en fazla 96 olabilen ve orta öğretim başarı puanı dengesizliği gibi sebeplerle ayrılanlar yüzünden 80’lere düşen bir lisede okudum. Ayrı sınıftaydık ama bu kadar az kişi içinde hemen herkesle ilgili fikriniz olur, aranızda bir şeyler geçer, bir tanışıklık gelişir diye beklersiniz; olmadı. Onu sadece uzaktan tanıdım.

Kendi sınıfındaki ya da aynı yatakhane odasında kaldığı arkadaşları hariç, okuldaki diğer kişiler onun yüzünü sanırım çok az görmüştür. Sadece davranış olarak kendi içine kapalı değildi, duruş olarak da kendi içine kapalıydı. Hocaların yüzünden değil, tepesinin görünümünden tanıdığına dair espriler yapılırdı.

Acımasız bir okulda, lakabı olmayan hiçbir hocanın olmadığı, lakap takmanın uç noktası olarak bir hocaya hocanın kendi isminin lakap olarak takıldığı bir ortamda, hocaları geçin tüm öğrencilerin bile lakabının olduğu, bazı öğrencilerin gerçek isminin unutulduğu bir sınıftaydı. Tamamen kendi içine dönük yapısıyla o sınıfa nasıl dayanabildi, 3 senesini nasıl geçirdi bilmiyorum. Sanki yan sınıfta değil ayrı bir dünyadaydık onunla.

Kendini ifade edememenin, profilini gösterememenin şaheser bir örneği gibi duruyordu. Ama aslında tam tersini yaptı. İletişimin birden fazla yolu olduğunu, ilişkilerin kalıplara konamayacağını örnekledi kendi yaptıklarıyla.

Efsane hocaların olduğu lisemizde Çangal gibi (lakabınızı biliyorsunuzdur eminim hocam, size saygım sonsuz) son zerresine kadar efsanesini hak eden hocalarımızın yanında, başarılı ama soğuk hocalarımız da vardı. Bunlardan birisinin, 10 vermeme takıntısı vardı. Hak edene notunu vermezlik etmezdi ama en az bir sorusu kabul edilebilir sınırların ötesinde zor olurdu. Öyle ki, sınav sorularını sınıfta çözerken, tahtayı sonuna kadar bir kez doldurur, silip ikinci dolduruşunda ancak sorunun cevabına ulaşılmış olurdu. Bildiğim kadarıyla bu sessiz arkadaşım, bu hocanın tüm yazılılarından 10 aldı.

Konuşmak böyle de olur, profil böyle de gösterilir.
Ama yetmezdi ki bu, sadece sınıf ve okul sınırları içinde takdir edilebilecek bir başarıydı! Tuttu, lise ikideyken daha, normalde lise üçler arasından Türkiye çapında beş kişi olarak seçilen matematik olimpiyat takımına girdi. Tüm Türkiye’deki tüm lise üçler arasından, onu geçebilecek beş kişi çıkmamıştı. Lise 3’te yine matematik olimpiyatlarına seçilen beş kişilik milli takımdaydı ve bu sefer dünya çapında bronz madalya da aldı.

Kendini göstermenin binlerce yolu olabilir. Yeteneğiniz binlerce farklı alanda olabilir. Binlerce farklı konu var, yeni fikirlerle öne çıkabileceğiniz.

Yine de siz siz olun, en temel iletişim kanallarını da ihmal etmeyin.

Olası zararlar:

Rüzgarı ancak yelkenini açan gemi yakalar ama ters bir rüzgara yelkeniniz açık yakalanırsanız alabora da olabilirsiniz.

Profilini gösteren, toplum içine çıkan; çekemezlik, husumet, yanlış anlamalar, dedikodu, açık düşmanlık, ayak oyunları ve daha pek çok şeyin de hedefi haline gelebilir.

Bunu kabul etsem de, kendi sandığında çürüyen bir meyve olmaktansa birilerine yem olan bir meyve olmak bile daha iyi gibi geliyor bana.

Tabii ki siz bilirsiniz en doğrusunu. Sizin için doğru olan, kendini göstermemek, saklanmak, tamamen içine kapanmak, diğer insanların kendinize layık görmediğiniz ölçütlerine konu olmamak da olabilir. Sizin doğrunuz buysa, bu doğrunun sizi nereye götüreceği de sizin sorumluluğunuzdadır.

Profilini göstermenin zararı, meyveli ağacın taşlanmasıdır. Taşlanmaktan çekiniyorsanız; kuru, meyve vermeyen, gölgesi olmayan, etliye sütlüye karışmayan, çevresine hiçbir şey vermediği gibi çevresinden de en az şey alarak yaşam dediği şeye devam eden bir ağaç olabilirsiniz. Biraz taştan bu kadar çekinmeye gerek var mıdır, ona siz karar verin: Ne de olsa Calut’u bir kuru taş öldürdü.

Yorum yapın

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Değiştir )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s