9. Kaldıraç etkisi


Kaldıraç etkisi olan işlere gerekli küçük zamanları ayırmayı ihmal etmeyin!

Kaldıraç etkisi ifadesiyle sanırım ilk olarak Peter Senge’in “Beşinci Disiplin – Öğrenen Organizasyonlar” kitabında karşılaşmıştım. Senge’in bu kitabı zihnimde derin izler bırakan bir kitap oldu. Çoğu kitabın aksine, bu kitaptan pek çok olguyu, bazı sahneleri, sadece edinilmiş izlenimler ve zihinde kalan izler olarak değil, hafızada ayrıntılarıyla hatırlanan bölümler olarak da taşıyorum.

Bir rivayete göre Arşimed, bana bir dayanak noktası verin dünyayı kaldırayım demiş. Basit makineler teknolojinin gelişiminin emekleme dönemlerinde çok önemli rolleri yüzyıllar boyunca bıkıp usanmadan oynamış şeylerdir. Kaldıraç da bunlardan biridir. Denge noktasını ve yeterli uzunluk ve sağlamlıkta bir kaldıracı edinirseniz, bir de yükle denge noktası ve sizin gücü uygulayacağınız nokta aralarındaki mesafeleri iyi ayarlarsanız, inanılmaz ağırlıkları kaldırabilirsiniz.

Benim zihnimdeki kaldıraç etkisi, biraz uzun ufuklu düşünmekle, biraz da gündelik hedeflere çok etkisi görünmese bile geleceğe katkısı büyük olan işleri ihmal etmemekle ilgili.
Bir bakıma, kaldıraç olarak kullanılan uzunluğu zaman olarak düşünüyorum. Yeterince uzun bir zaman boyunca gelecekteki bir hedefe doğru yol alırsanız, o hedefe ulaşırsınız. Ama gündelik olarak o hedefe doğru atmanız gereken küçük birkaç adımı atmayı ihmal ederseniz, hedefe asla ulaşamazsınız.

Çevrenizde kendinizden aşağı gördüğünüz bir insanın, uzunca bir süre sonunda, bir türlü anlamadığınız bir şekilde sizden daha ileride bir noktaya ulaşmış olduğuna şahit olduysanız, belki dediğimi anlarsınız. Hala o noktaya nasıl ulaştığını bir türlü anlamamakta direniyorsanız, bu bölümü okumaya şiddetle ihtiyacınız var demektir.

GERÇEK HAYAT ÖRNEĞİ

Üniversite yıllarımda masaüstü yayıncılığa ilişkin çeşitli işlerde çalıştım. Dizgi ve sayfa düzeni işlerini yapan bir abimiz vardı. Yazmanın ne kadar hızlı yapılabileceğine ilişkin sürekli gördüğüm bir örnek olmuştu bana.

Aslında ben de bilgisayarı hayli yoğun kullanıyordum ve birkaç parmakla da olsa epeyce hızlı yazıyordum. Yazma hızım, işlerimi aksatacak bir yavaşlıkta değildi. Yine de kendi hızımla, olabileceğini gördüğüm hız arasında belirgin bir fark vardı ve bu bir gelişme potansiyeli idi.

Giderebileceğim bir eksiklik olduğuna karar vermem için önümdeki hız örneğini epeyce bir zaman görmem ve on parmak yazmayı öğrenmede kullanabileceğim bir bilgisayar programının varlığından haberdar olmam gerekti.

Programı kullandığım ilk iki ayda, yazma hızım düştü. Alışık olduğum karma düzenden yeni bir düzene geçiyordum. Uzak ufuktaki hedefim, beraber çalıştığım bir arkadaş örneğinde canlı olarak bulunmasaydı, bu dönemi atlatmam çok zor olabilirdi. İleride hızımın çok belirgin şekilde artacağını bilerek, geçici hız düşüşüne aldırış etmedim.

İki ay kadar sonra eski hızıma kavuşmuştum ve artık on parmak yazıyordum, böylelikle bileklerimi fazla hareket ettirmem gerekmediğinden çok daha az yorularak yazabiliyordum.

Birkaç yıl sonra askere gittim ve askerde q klavyeler üzerinde ezbere on parmak f klavye yazmam gerekti. Böylelikle klavyeye bakmadan yazma alışkanlığını da iyice yerleştirmiş oldum.

İlerleyen yıllarda kafamda cümle kurduğum hızda yazabilmeye başladım. Ya da buna yakın bir hızda… Böylece epostalarımı çok hızlı olarak yazabiliyor, yazışmalarımı çok etkin yönetebiliyor, toplantılarda kağıt yerine bilgisayarda geniş içerikli olarak not alabiliyordum.

On parmak klavyeyi etkin kullanabilmemin, teknik uzmanlığıma ilişkin pek çok becerimden daha önemli olduğunu düşünüyorum.

Bu yeteneğin varlığından haberdar olduktan sonra, sadece bir sene kadar bakıp gıpta ettim, sonra edinmeye başladım. O başlangıcı yapmamış olsam, senelerdir bu yeteneğe sahip olanlara gıpta ediyor olacaktım, belki de onları kıskanacaktım, kendim bu yeteneğe sahip olmadığım için hoşlanmayacaktım o insanlardan. Harekete geçmek ve devam etmek, gündelik olarak çok yük getirmeden, uzun vadede çok önemli bir kazanım sağladı.

Fayda 1: Birikimli etkiden yararlanmak

Anlık başarılar ve kazanımlar seyrek görülürler. Bazen çok ilginç olanlarının çok gündemde kalmaları söz konusu olduğu için, sık sık büyük ve anlık başarılar yaşanıyormuş gibi bir yanılgıya düşeriz. Oysa dünyadaki başarıların büyük çoğunluğu uzun zamana yayılan çabaların birikimli etkisiyle oluşurlar. Bir de şaşırtıcı haber: Çoğu başarı çok insanüstü gayretler gösterilmeden elde edilmiştir; sadece istikrarlı ve sürekli bir insani çabayla…

Büyük bir hedefi belirlediğinizde, ona gitmek için bir strateji oluşturabilir ve her gün bu stratejiyle ilgili ufak adımlar atabilirseniz, hedefe varmanız hemen hemen garantidir.

Her yola adım adım ulaşılır. Adım atmanın tanımını yapabildiyseniz ve adımlarınız sizi hedefe doğru götürüyorsa, yeterince gün yeterince sayıda adım atmanız hedefe varmanız için yeterli olacaktır.

Bu çalışma, sizi yormaz, takatten kesmez. Aslında zor olan çabayı sarf etmek değil, bunun sürekliliğini sağlayacak azmi göstermektir. Suyu azıcık damlayacak şekilde düzenleseniz ve kalın bir mermerin aynı noktasına sürekli damlasa, mermeri zaman içinde deler. Birikimli etkinin zamana yayılan böyle bir gücü vardır. O zaman sizin kalan ömrünüzdür ve başlamadan her hangi bir başarı yolunda ilerlemek de hedefi elde etmek de mümkün olmaz.

Fayda 2. Yıpranmadan gelişmek

Kısa vadeli çok zorlayıcı hedefler, insanların genelde tercih ettiği ama kolay kolay başaramadıkları hedeflerdir. İnanmıyorsanız, çevrenizde iki haftada beş kilo gibi diyetlere başlayan ya da bunlara başlamaya çalışan insanları düşünün. Oysa kilo vermek, her gün yemek istediğinden biraz daha az yemek ve normal bedensel hareketini biraz artırmak kadar kolaydır. Bunu yapabilen herhangi birisi -metabolizmasıyla ilgili özel bir durumu ya da bir hastalığı yoksa- kilo verebilir.

Kısa süreli ve zorlu hedefler, çok zorlayıcıdır. Size genelde pahalıya mal olurlar. Üstelik yorulmanıza sebep olurlar ve bir sonraki hedefe yönelirken şevkiniz biraz kırılmış olur. Böyle olunca o hedef sizi daha da fazla yorar ve şevkinizi daha da fazla kırar. Bu böyle sürer gider, ta ki hedeflerinizi elde edememeye ve koyvermeye başlayana kadar.

Oysa uzun süreli hedefler hem daha büyük olabilirler hem de onları elde etmek için sizi yıpratacak bir tempo yaşamanıza genelde gerek yoktur.

Her gün 20 dakikasını yabancı dil öğrenmeye ayıran bir kişi –profesyonel yönlendirme alması koşuluyla- istediği yabancı dili öğrenir. Doğru yöntemleri kullanmak ve her gün zaman ayırmak kadar kolaydır.

Her gün 20 dakikanızı bir işe ayırmak yıpratıcı değildir, ama irade gücü gerektirir.

Elde ettiğiniz her kısa vadeli ve zorlayıcı hedef daha çok yorulmanıza ve kapasite kaybetmenize sebep olur. Elde ettiğiniz her uzun vadeli ve büyük hedef ise, irade gücünüzü daha da güçlendirmenizi ve daha büyük hedeflere ulaşmanızı ya da hedeflerinize daha kısa sürede ulaşmanızı kolaylaştırır.

Fayda 3: Tükenmeye karşı kendini sigortalamak

Üretmek tüketicidir. Kendini beslemeden eldeki yetenek ve kaynaklarını sürekli olarak kullanan kişi, kendini tüketir. Kendini geliştirmeyen bir eğitmen birkaç senede kurur gider. Mevcut bilgilerinin üzerine yatarak yeni bilgiler peşinde koşmayan bir cerrah, birkaç senede çağının gerisinde kalmış bir dinozor olur. Piyasada çalışan herhangi bir üst seviye yönetici, ülkesinin ve dünyanın gidişini takip etmeyi bir ay bıraksa, rekabet ortamında yok olur.

Tükenmeye karşı kendinizi sigortalamak için kendinizi geliştirmeniz gerekir. Kendinizi geliştirmeniz sihirli değnekle ya da bir haftalık bir kursla olup bitecek bir şey değildir. Uzun vadeli hedefleri ve bunlar için gündelik kısa, küçük, kolay çalışmaları olmayan insanlar, kendilerini geliştiremezler. Ya da yaşayacakları gelişme tamamen kendi kontrolleri dışında ve biraz da şansa kalmış olarak gerçekleşir.

Hayatınız ve geleceğiniz üzerine kumar oynamayın. Her duruma ilişkin bir senaryo oluşturup oluşturduğunuz her senaryoya karşı hazırlık yapamazsınız. Ama her zaman eksik yönlerinizi analiz edip bunları uzun vadede geliştirmeye yönelik olarak planlar yapabilir, günlük çalışmalarla bu planları uygulayabilirsiniz.

Gününün ilerisinde olan insanlar, oraya kaderin bir oyunu olarak ulaşmamışlardır. Uzun süredir yürüdükleri için oraya varmışlardır ve yürümeye de devam ederler. İlerlemeyen batar! Var olmanızın ve varlığınızı korumanın yolu, ilerlemeye devam etmektir.

Fayda 4: İlerlemenin verdiği tatmin ve bütünlük duygusu

Kendini geliştiren insan mutlu olur. Uzun vadeli planlar yapabilen, bunları elde edebilen, bunlara yönelik her gün ilerlediğini hisseden bir insan, huzurlu olur.

Kendisiyle barışık bir insan, bütünlük duygusu sayesinde başarılması zor şeyleri başaabilecek bir birikime ve seviyeye ulaşır.

İnsan ne kadar çok şey elde etmiş olursa olsun, durağanlaşırsa, istediği bir şey ya da şeylere doğru ilerleme içinde olmazsa, huzurlu olması mümkün olmaz. Hedefi biten insan bitmiş demektir. Yani varılıp durulacak bir yer yoktur. Ancak ilerleyerek, ancak uzun vadeli ve kendimize katkı sağlayan hedefler peşinde bütünlük duygumuzu koruyabiliriz.

Kuzey ülkelerinde, refah seviyesi ve sosyal devlet imkanlarının en gelişmiş olduğu ülkelerde intihar oranlarının en yüksek seviyelerde seyretmesi de bunu göstermiyor mu?

Fayda 5: Olumlu alışkanlık geliştirmek

Hayatımızın yönünü belirleyen tekil olarak yaşadıklarımızdan çok edindiğimiz alışkanlıklarımızdır.

Alışkanlıklar her zaman kötü değildir. Sigara içmek nasıl bir alışkanlıksa, yanında kitap gezdirip beklemeyi gerektiren her hangi bir anda okumak da alışkanlıktır.

Alışkanlıklarınızı iyi analiz ederseniz ve kararlı olursanız, kurtulmak istediğiniz alışkanlıklardan kurtulabilir, elde etmek istediğiniz alışkanlıkları oluşturabilirsiniz.

Bir alışkanlıktan kurtulmak ve bir alışkanlık edinmek, zaman ister, ama zor değildir. Yapmanız gereken, kurtulmak istediğiniz alışkanlığı ya da edinmek istediğiniz alışkanlığı belirlemek, bu amaç için yöntem geliştirmek ve gündelik olarak çok zor olmayan adımlar içeren bu yöntemi kararlılıkla uygulamaktır.

On parmak yazma alışkanlığı, her zaman kitap okumaya zaman bulma alışkanlığı, yaptığım işi ilk seferde dikkatli yapma alışkanlığı şu ana kadar edindiğim alışkanlıklardan bazıları. Bu alışkanlıklarımın her biri, benim asıl başarılarım. Başka kişiler tarafından başarılarım olarak görülen pek çok şey altında yukarıdaki gibi alışkanlıkları edinmiş olmam yatıyor.

Fayda 6: Başlamanın zorluğunu aşmak

Başlamak zordur. Eylemsizlik diye bir fizik kuralı var bu dünyada. Duran bir nesne hareket etmeye başlamak istemez, hareket eden bir nesne ise durmaya başlamak istemez.

Kendinize kısa süreler için devasa hedefler koyarsanız, başlamak daha da zorlaşır. Ne kadar yorulacağınızı, akacak teri, kaslarınızdaki ağrıları, beyninizin nasıl zorlanacağını daha hiç yaşamadan duyumsamaya başlarsınız. Atmanız gereken adımlar büyük adımlarsa yola bakmaktan korkarsınız.

Zamanın kaldıraç etkisine doğru adım adım yürümeye dair bir planda ise, ilk adım, sonraki adım ve yol boyunca atılacak her adım, o kadar da büyük, şatafatlı, zorlu, yorucu değildir. Başarıyı getiren adımların yönüdür, adımların büyüklüğü ya da olağanüstülüğü değil. Böyle bir yola çıkmak ve bu yola devam etmek niyetinde kesinseniz, ilk adımı atmak zor değildir. Belki de o adımı atmış olduğunuz anı fark etmezsiniz bile, gündelik yaşamınız içinde dışarıdan ayırt edilmesi zor bir harekettir.

Senaryo 1: Malcolm X

Yıllar önce Malcolm X’in hem kitabını okudum, hem filmini izledim. Muhtemelen birbirine yakın zamanlarda. Hangisini önce yaptığımı hatırlamıyorum. O hayattan çok şey hatırladığıma ise eminim. Hatırladığım en önemli şeylerden birisi, yeteneklerinde sağladığı önemli gelişme!

Malcolm, yanlış zamanda yanlış bir ülkede bir zenci çocuk olarak çok aşağılanır ve fırsat eşitsizliğinin kendi dönemi için çok sıradan örneklerini yaşayarak büyür. Okulda öğretmeni, marangozluğa layık görür onu meslek olarak… Ve başka hiçbir şeye! Standart siyahi bir çocukluktan sonra belki o kadar da standart olmayan bir delikanlılık döneminde bulaşmadığı pislik kalmaz. Her türlü suçla ilgisi ilişkisi vardır ve doğal olarak yolu hapse çıkar.

Hapisteki Malcolm, bir şekilde o dönemde zenci Müslüman hareketinde etkili bir isimle tanışır. Gerçek İslam’ı sadece andıran ve aslında pek İslam’la ilgisi olmayan bir dinin önderliğini yapan bu adamdan hayli etkilenir, ama ona mektup bile yazamadığını fark eder. Duygularını söze dökemez. Yazmayı beceremez.

Malcolm, okumaya başlar. Kendini ifade edebilmek onun için çok önemli hale gelmiştir. Büyük bir sözlüğü, kelime kelime kendi yazısıyla defterlere geçirmeye başlar. Koğuşların ışığı söndüğünde koridordan gelen ışığa doğru rahatsız bir pozisyonda oturarak ve gardiyan yaklaşırken yatıp uyuyarak geceleri bile okumaya devam eder.

Yıllar sonra, Malcolm X, Amerika’nın görüp göreceği hatiplerin en büyüklerinden birisi olur. Amerika’da siyahların kaderlerinin değişmesinde önemli etkisi olan insanlardan birisidir. Ömrünün son zamanlarına doğru gittiği Hac’dan karısına yazdığı mektupta, sarı saçlı ve renkli gözlü bir Müslüman’la nasıl aynı kaptan yemek yediğini anlatacaktır.

Doğru düzgün okuyamamış, istekleri kendi öğretmenleri tarafından yok edilmiş, yıllarca suç dünyasının kara sularında batıp çıkarak bir hayat yaşamış bir insan, birkaç cümleyi bir araya getiremezken Amerika’nın en büyük hatiplerinden birisi olmayı ve bunu kısacık bir sürede yapmayı hedefleyebilir miydi? Bence yapamazdı. Malcolm’un hedefi o sıralarda bu muydu? Hiç sanmıyorum. Malcolm, kendini ifade gücü kazanmayı hedeflemişti. Bunun uzun bir yol olduğunun belki farkındaydı belki değildi. Kısa vadeli hedefi ise, bir kelimeyi daha deftere geçirmek, bir sayfa daha kitap okumaktı.

Sözlükten deftere okuduklarını yazı olarak geçirmek ne kadar zor ki? Ya on sayfa daha kitap okumak ne kadar zor olabilir? Ama bunları sürekli olarak yapmak iradesi, bu küçük adımlarla Malcolm X’i toplumu en çok etkileyen insanlardan biri olmaya taşıdı.

Senaryo 2: Her gece bir demlik

Türkiye’nin en önemli kongrelerinden birine ev sahipliği yapmış bir lisede okuyordu. Onlarca yıl önce bu şerefi yaşamış olan lise, şimdi şehrin en serseri okullarından biriydi.

Ailelerin çocukları için uzun uzun araştırarak seçtikleri okullar vardır hani… Dershane öğretmenlerinden fikir alırlar, üniversiteye yerleştirme başarısını incelerler, tanıdıkları veli varsa onlarla konuşurlar, gidip okul öğretmenleriyle konuşurlar, incelerler, incelerler, incelerler… İşte o velilerin, azıcık inceleme yapabilenlerin bile çocuklarını vermemek istedikleri türden bir okuldu.

Lise son sınıfa kadar ders çalışmakla da arası pek iyi olmamıştı hani. Oyun oynamak, takılmak daha eğlenceliydi. Ailesinin verdiği çeşitli sorumluluklar da olabiliyordu hem. Üniversite sınavına gireceği seneye kadar o kadar da parlak bir öğrenci değildi.

Sonra bir şey oldu. Bir çeşit sihir gibi sanki… Sınıfında birileri çalışmaya başladı. İlk yapan o muydu? Belirgin bir şekilde çalışan, üniversite sınavına odaklanan kişi ya da kişiler kimdi ilk? Bilmiyoruz. Bildiğimiz, okulun diğer lise son şubelerinde çok büyük bir hareketlilik yokken, bu sınıfın bir hayli çalışmaya başlamış olduğuydu.

Ya bu akımı başlatanlardan birisi olarak ya da sonradan katılanlardan birisi olarak o da çalıştı. Her gün soru çözüyordu. Bir soru daha, bir soru daha… Kardeşlerinin hiçbiri onun uyuduğunu görmüyordu. Ondan geç uyuyan yoktu artık evde. Her gece bir demlik çayı tek başına bitiriyordu.
Çalıştı, çalıştı, çalıştı…

Bir soru daha çözdü. Sonra bir sonrakini de. Anlayamadığını konudan tekrar baktı. Sonra bir soru daha çözdü. Sıkılmadan bir soru daha çözdü. Sonra bir soru daha. Çayından bir yudum aldı, konu kısmından biraz daha okudu, bir yudum bilgi daha sonra da bir yudum çay ve bir soru daha çözdü.

Üniversitede hedeflediği bir yer var mıydı? Kendisi için on yıllık bir hedef yapmış mıydı, bilmiyorum. Ama bir soru daha çözdüğünü biliyorum.

Sonra apandisit sancısı çekmeye başladı. Ailenin erkeği işiyle ilgiliydi, çok ilgilenmedi. Ailenin kadını kıyamadı acısına. Sağlık ocağının doktoru ise sonradan tıp okuduktan sonra bir tıp öğrencisinin bile teşhis edebileceğini gördüğü bu rahatsızlığını teşhis edemedi onun. Bel ağrısı olduğu düşünüldü. Apandisiti bu teşhis hatasına saatler boyunca dayanabildi, belki bir ya da iki gün; sonra patladı.

Ameliyata alındığında iltihap dışarıdaydı. Belki ameliyattan bir müddet önce patladı, belki de hemen başlangıcında. Bilemiyorum. Bildiğim, çok önce olamayacağı; çünkü ölürdü. Apandisit iltihabı vücudu zehirler. O kadar uzun zaman geçmiş olmasa da anlaşılan hayli zaman geçmişti, ameliyatının sonrası da ağırdı: Bir ay boyunca yattı ve yarası da hemen kapanmadı, sürekli pansuman ve iltihap temizleme gerekti.

Üniversite sınavından önceki son bir aydı. Ya da azıcık daha fazlası… Sınavdan önce bir tek soru daha bile çözemedi.

Sınavda Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ni kazandı. Sınıfından birisi de Türkiye 30’uncusu oldu. Apandisti araya girmese başka neler olurdu kim bilir?

Derdi bol, gönlü geniş bir insan oldu. Çünkü o, bir soru daha çözmüştü. Yeterince uzun süre ve yeterince bir soru daha…

Senaryo 3: Sanki yedim

İstanbul’un Selatin Camileri ünlüdür. Ne demek bu şimdi? Sultan Camileri. Fatih’ten başlayarak Osmanlı Sultanları, İstanbul’un önemli yerlerine kendileri adına birer cami yaptırmışlardır. Bunların önemlileri arasında, Fatih Camiini, Süleymaniye’yi, Sultanahmed’i, Nuruosmaniye’yi, Beyazıt Camiini sayabiliriz.

Bu camiler, İstanbul’a siluetinin, karakterinin, o koca tarihinin önemli bir kısmını vermiştir. Başka camiler de vardır ama. Mesela ‘Sanki Yedim’ camii.

Ben bir hamalın yaptırdığını duymuştum. Biraz araştırınca başka bilgiler de buldum. Fatih, Sinanağa Mahallesi Kırbacı Sokak’ta bulunan bu caminin hikayesinden başka pek ilgi çekici unsuru yok aslında. Benim bir hamal olarak duyduğum kişinin adı bir rivayete göre Keçeci Hayrettin, bir başka rivayete göre de Adanalı Şakir Efendi imiş. 300 yıllık bir geçmişi olduğu varsayılan cami ağır bir yangın hasarı alıp 50 yıl yıkık kaldıktan sonra, halkın sahip çıkmasıyla tekrar yapılmış.

Hikayesine gelince:

Merhum şahıs, hamallık ya da benzeri bir meslekle, aslında kıt kanaat geçinirken, ne zaman canı bir şey çekse sanki yedim demiş ve parasını bir kenara koymuş. Zamanla biriken parayla bu camiyi yaptırmış.

Buna benzer bir yöntemi lisede bir arkadaşım kullanmıştı. Yazın İngiltere’ye gidip bir ay kalmayı ve dil öğrenmeyi koymuştu kafasına. Yemedi içmedi; tabii lafın gelişi… Yatılı okuldaydık, kahvaltı, öğle yemeği ve akşam yemeği okuldandı. Ama kantin diye bir şey vardı, hafta sonu dışarı çıkmak diye bir şey vardı. Arkadaşım inatla ekstra harcama yapmadı, bizim yanımızda takılırken bile amacı uğruna bu zor uygulamaya devam etti. Bir simit daha almadı, bir açma daha yemedi, bir çarşıya daha çıkmadı. Yapabileceği en üst seviyede kısıntıyı uyguladı. Her an yaptı bunu. Sık sık bir şeyden daha vazgeçti. Ertesi gün bir şeyden daha vazgeçti. Takip eden hafta sonu da bir başka şeyden…

O yaz İngiltere’ye gitti tabii. Lisede kanı kaynayan bir delikanlı için hayli uzak bir ufuk olan yaz döneminde ne yapacağına baştan kafasına koymuştu ve her gün gözü ufuktaki hedefinde olduğu için, vazgeçmesi gereken şeyden vazgeçmeyi başarabildi.

Bir yılda İngiltere’de tatil yapacak kadar parayı ya da bir ömürde bir cami yaptıracak kadar parayı sanki yedim diye bir kenara koyabilir misiniz? Oysa ne kadar kolay! Sadece canınız bir açma çektiğinde almayacaksınız. Akşama yeni gelmiş bir filme gitmek istediğinizde gitmeyeceksiniz.

Bir açmayı yemekten vazgeçmek o kadar zor mu? Ya da bir filme gitmekten vazgeçmek? Çok değer verdiğim bir insan bir iş toplantısında, “Büyük düşünelim, küçük başlayalım.” demişti. Gözünüz yukarılarda olsun, adımınız yerde. Hedefinize doğru yürüyün, ama bir adım ve bir adım sonra bir adım daha. Bu arada önünüzde çukur olup olmadığını kontrol etmeyi de unutmayın.

Olası zararlar:

Çoğu hedefler gündelik küçük çabaların sürekliliğini gerektirir. Bazı durumlarda ise, anlık hedefler, zorlu çabalar gereklidir ve başka da yolu yoktur. Mustafa Kemal’in Çanakkale’de askerlerine söylediği cümleyi hatırlayın: “Ben size savaşmayı değil, ölmeyi emrediyorum!” Uzun süreli hedefler için gündelik küçük adımlar atmayı düşünerek, anlık zorlu durumlara, ulaşılmaz gibi görünen hedeflere, can fedasına kadar giden çabalara atılmasaydı atalarımız, biz bu ülkede yaşıyor olamazdık. Ya da bağımsız olarak yaşıyor olamazdık.

Gündelik hayatlarımızda nadir de olsa, çoğunlukla olağanüstü durumlarda gerçekten böyle olmayacak gibi görünen hedeflere yönelik kısa süreli insanüstü çabalara girmemiz gerekebilir. Çoğu durumda ise, bu gereklilik sadece bir yanılsamadır; asıl yapmamız gereken uzun vadeli hafif tempolu çalışmayı yapmadığımız için düştüğümüz bir durumdur.

Yurdumuzda bağımsız olarak yaşamamızı sağlayan bu fedakar girişimler olsa da, yurdumuzda ekonomik olarak pek çok bireyimizin fakirlik sınırının altında yaşamasının, dünyada büyük bir güç olamayışımızın altında yatan sebep de gerçekten uzun vadeli hedeflere sahip olarak gündelik, küçük, sürekli ve hedefe yönelik adımları atmıyor oluşumuzdur!

Ama bir Türk’ün ne zaman kısa vadeli bir hedef için akıllara ziyan bir çaba göstermekten çekindiği görülmüş ki! Bu olası zararı düşünmekle birlikte, asıl çabanızı sizi temel hedeflerinize taşıyacak, kaldıraç etkisi yapacak, küçük ama sürekli adımlara ayırmayı ihmal etmeyin.

Yorum yapın

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Değiştir )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s