Risk! Çoğunluk pek sevmez onu değil mi? Oysa risk yoksa yüksek kazanç elde etme şansı da hemen hemen yoktur. Risk, olumsuz sonuç kadar, olumlu sonuç alma olasılığınız da olması anlamına gelir, eğer tek olasılık zararsa onun adı risk olmaz. Öyle bir oyuna da girilmez.
Bir ödül kolayca elde edilebilecek olsa, ilk yolu düşen zaten o ödülü almış olurdu. Bazen gerçekten bu tür durumlarla da karşılaşırsınız, ilk defa geçilen bir yoldaki bol meyveli bir ağaç gibi. Rahatlıkla, neredeyse elinizi kaldırmadan meyveyi yersiniz. Ama çoğunlukla o yoldan başkaları geçmiştir ve size kalan meyve zaten riskli olduğu için kalmıştır. Düşme olasılığı gibi riskler sizden öncekilerin gözünü korkuttuğu için o meyveyi alma ihtimaliniz hala vardır.
Hayatta riskten her zaman uzak duranlar, çok ortalama bir seviyede kalabilirlerse kendilerini şanslı görmeliler. Öte yandan, riski hiç hesaplamadan her işe dalanlar da çok kısa sürede boğulurlar. Peki, ne yapmalı o zaman? Ben ne yapmayı öğrendiğimi anlatayım: Derinlemesine karmaşık hesaplara girmeden, olabilecek en kötü olasılığın ne olduğunu kafamda canlandırıyorum. Riskli olan senaryonun bana katabilecekleri bu zararı katlanılabilir kılıyorsa, çok daha fazlasını düşünmeden şansımı kullanıyorum.
Olabilecek en kötü olasılık her durumda, ölmektir aslında. Bu riski, trafiğe adım attığımız her an üstlenmiş oluyoruz mesela. Benim kastettiğim en kötü olasılık böyle bir şey değil. Girişilecek işin doğasından kaynaklanan en kötü olasılık diye tanımlamak belki daha doğru. Üstelik bu kavram üzerinde çok fazla düşünmemeli. İnsan geniş bir hayal gücüne sahip bir canlıdır. Yeterince düşünürseniz, karamsarlığa odaklanırsanız, ters gidebilecek o kadar şey bulursunuz ki, kendiniz bile şaşar kalırsınız. Böyle yaparsanız, “öğrenilmiş çaresizliğin” pençelerinde kaybolursunuz. Eğitim seviyesi yüksek kişilerin karşılaştığı bu durum, her hangi bir konu hakkında kötü gidebilecek şeyleri hesap edebilme yeteneğinin aşırı gelişmiş olmasından kaynaklanmaktadır. En azından kişisel olarak kendi hayatımda edindiğim tecrübe, bu kadar derin hesaplara girmenin insanı felç edip iş yapamaz hale getirdiği yönünde.
Kısaca ama akıllıca düşünün, önünüzdeki fırsatın doğasından kaynaklanan gerçekleşebilecek en kötü riski hayal edin, bunun fırsat karşısında göze alınabilecek bir risk olduğuna ikna olursanız, durmayın, harekete geçin!
GERÇEK HAYAT ÖRNEĞİ
Askerden döndükten sonra, kariyerimi bulmak için geçirdiğim kısa bir bocalama döneminden sonra, kendimi Microsoft teknolojilerinin eğitimini veren bir kurumda buldum. Sonraki yıllarda da birkaç iş değiştirdiysem de hep Microsoft teknolojilerine ilişkin eğitim ve danışmanlık işleri üzerine konumlanmış firmalarda çalıştım. En azından bu satırları yazıyor olduğum zamana kadar.
Bu kurumlardan birinde, uzmanlığım Oracle tarafına doğru da yayılmaya başladı. Mutlu huzurlu çalışırken, bir gün mezun olduğum fakültenin mezunlar derneği üzerinden bir görüşme talebi geldi. Bir iki yıl önce yine aynı mezunlar derneğinin bir toplantısında, sertifikasyon konusunda biraz konuşmuştum ve o masada bulunan daha eski mezunlarımızdan birisi benimle görüşmek istiyordu.
İlk görüşmede, iş kurma konusunda uzmanlaşmış bu kişinin, önemli bir holdingin üst seviye birkaç yöneticisiyle birlikte bilişim eğitimleri üzerine bir iş kurmayı düşündüğünü öğrendim. Sonraki bir iki görüşmede, bu konuda deneyimlerim ve düşüncelerimle kendilerine katkıda bulunmaya çalıştığım sohbetler yaptık. Kısa süre sonra, bu görüşmeler bir iş teklifine dönüştü.
Ama henüz ortada iş yoktu. Diğer tarafta, Microsoft teknolojilerinin eğitimi konusunda Türkiye’nin en eski ve bilinen firmalarından birinde çalışıyordum, üstelik Oracle alanında da bir uzmanlık geliştirme şansım olmuştu. Kurum, Microsoft’un yanı sıra Oracle alanında da yetkiliydi. Ama büyüme konusunda sınırlı bir isteklilik vardı. Mevcut patronlarım karlı bir operasyon yürütmeyi, kontrol edebileceklerinden emin olmadıkları bir büyümeye tercih ediyorlardı. Mutlu bir ortamdaydım, başarılıydım. Hayatımı akışına bıraksam, sarsıntısı fazla olmayan, ne umabileceğimi ne umamayacağımı bildiğim rahat bir hayatım olacaktı. Risk hemen hemen yoktu. Kendimi çoktan ispatladığım bir ortamda bulunuyordum. Ama fırsatlar da her biri bir köşeden göz kırpıyor değildi doğrusu. Üstelik asıl uzmanlık eksenim olarak gördüğüm ve benimsediğim Microsoft teknolojilerinden hafiften uzaklaşıyordum şirketle birlikte. Oracle uzmanlığı bir bonus olarak iyiydi, ama Microsoft uzmanlığı yerine tercih etmezdim doğrusu.
Öte yanında arkasında önemli bir kurumsal girişimci bulunan, yatırım gücü yüksek, kar hedefleri yüksek olacak dolayısıyla büyümeye mahkum bir girişim vardı. Sorun şuydu ki, henüz sadece kuruluşu yapılmış bir şirketti ve bir tek Genel Müdürü vardı. Ben, ilk iş teklif edilen kişiydim. Nasıl bir yol izleyeceğimiz bile net değildi. Bilişim eğitiminin iş yönetimi kısmından anlayan kimse yoktu ortalıkta. Bu yolun her köşesi risk risk risk diye bağırıyordu yani. Her zerresi risk kokuyordu.
Karar vermem çok kolay oldu. En kötü olasılık ne diye sordum kendime. Cevap açıktı: Projenin başarısız olması. Peki, ne kaybederim? En fazla iki yılımı. Buna karşılık olarak, bir işin kurulması, işler hale getirilmesi, ekibin oluşturulması ve büyütülmesi gibi konularda başka bir şekilde kolay kolay edinemeyeceğim bir tecrübe edinecektim.
Başarılı olsak mükemmel olacaktı. Girişimin başarısız olması ise en azından bu dönemde iyi bir tecrübe edinmiş olmamı sağlayacaktı. Oluşumunda büyük katkım olan, tüm benliğimle kendimi bütünleştirdiğim bu kurumla 3 sene dolmadan yollarım ayrıldı. Kişisel olarak pek çok başarı elde etmiştim bu dönemde, ancak kişisel çabalarım kurumun hedeflediği büyük noktaya ulaşması için yeterli olmamıştı. Bu dönem boyunca gösterdiğim üstün gayret hem Microsoft Türkiye’de çalışan çeşitli insanların hem de bilişim eğitimi alanında yıllardır zirvede yer alan rakip bir firmanın dikkatini çekmişti. Hala sebebini kavrayamadığım sürpriz bir şekilde, senelerimi verdiğim ve doğumundan itibaren canla başla uğruna çalıştığım firma benimle yollarını ayırdığında, eski rakibim olan lider firmanın boşa çıktığımı duyması yeterli oldu. Birkaç görüşme ardından, yaklaşık yirmi gün sonra yeni işime başlamıştım.
Eşimle bu riskli işe girişmeye karar vermeden hemen önce yaptığım konuşmayı hatırlıyorum: “En fazla iki yılımı kaybetmiş olurum” demiş ve edineceğim tecrübenin değerinden bahsetmiştim. İki yılımdan dokuz ay kadar fazlasını kaybetmiş oldum. Ama bu kayba değdi. Riski almakta haklıydım.
Fayda 1: En kötüye hazır olmak ve Z planı
Bir fırsatı değerlendirmeye karar verdiğinizde olası en kötü çıktıya da göğüs germeye karar vermiş olmalısınız. Bu hesabı boşuna yapmadınız. Gerçekten olası en kötü bir sonuç belirlediyseniz, bunu karşılamaya hazır olmalı, bunu yaşamaya razı olmalısınız.
Bu riski yaşamaya razı olmak demek, risk gerçekleşirse eliniz kolunuz bağlı, kadere küsmüş bir insan olacaksınız demek değildir. Riski kabullendiyseniz, olası en kötü durumla ilgili bir Z planınız olmalı.
B planını sıkça duymuş olmalısınız. Benim yaklaşımım önce B planını yapmak yerine önce Z planını yapmaktır. Yani kötü olasılık gerçekleşmesi ihtimaline karşılık öncelikle bir planınız olsun. Zorla da olsa kabullenmeye razı olabileceğiniz bir planı bir an önce yapın. Böylelikle en kötü ihtimal gerçekleşirse, en kötüsünden nasıl bir planla hareket edeceğiniz konusunda elinizde hazır bir çözüm olur. Ardından vaktinizin el verdiği ölçüde ve hazırlıkla geçirdiğiniz zaman anlamsız boyutlara ulaşmadan, mantık sınırlarını zorlamadan, daha iyi çözümler oluşturmaya çalışın. Z planınızın var olmasının verdiği rahatlıkla konuya daha sakin yaklaşabilmeniz mümkün olur ve böylece mesela N, F ve C planları oluşturma ihtimaliniz yükselir. Belki de üstün bir başarı elde edersiniz ve Z planından hemen sonra Ç, C ve B planlarını bulursunuz.
En kötü riski kabullenmiş olarak yola çıkmadan önce, bu riske karşı kabullenebileceğiniz en kötü bir Z planınız olsun. Tabii bu arada, ille de kabullenebileceğiniz en kötü planı kastetmiyorum, kısa sürede yapabilirseniz, daha iyi bir plan tabii ki daha iyi olur. Hatta belki de doğrudan B planına ulaşabilirsiniz. Buradaki temel nokta: Zaman önemli! Bir riski üstlenmeye karar verdiğinizde, kötü olasılığa karşı olabilecek en iyi alternatif planı oluşturmak için fazla vakit kaybetmeyin. Z planı, harekete geçmek için yeterlidir. Çünkü çoğu durumda hızlı olan kazanır. Risk üstlenmeyi kabullendiğiniz bir durum varsa, bu riski bir an önce üstlenmelisiniz. Çünkü geciken her dakika, üstlendiğiniz riske karşı ulaşmayı umduğunuz ödülü daha uzaklaştırır.
Karar verilmiş bir işin uzatılması hiç doğru değildir.
Hiçbir zaman, alternatif planınızı kesin bir B planı olarak düşünmeyin. Zihninizi açık tutun. Çağrışımlarınız dinleyin. Diri ve zinde olun. Böyle yaparsanız, çoğu durumda hiç çaba harcamadan, daha iyi bir alternatif plan geliştirme şansınız çok daha yüksek olacaktır.
Fayda 2. Dayanıklılık elde etmek
Yürümeyi düşerek öğreniriz. Bir kez de değil, yüzlerce, belki binlerce kez. Kabul edilebilir sonuçları olan riskler almak, antrenman gibidir. Her başarıyla daha iyi başarılar elde etmek için bileniriz. Her başarısızlıkla, nasıl kalkacağımızı önceden bildiğimiz bir düşüş yaşamış oluruz. Hem fazla zaman ve güven kaybetmeyiz, hem de yeni bir şeyler daha öğrenmiş olarak yola devam ederiz.
Düşmekten ölesiye korkup, düşmemek için hiç kalkmamaya karar veren ve bunu ısrarla uygulayan bir bebek düşünebiliyor musunuz?
Ne hiç risk almadığınız için kazasız belasız ama aynı zamanda anlamsız bir hayat sürmek hoş olur, ne de hesabı hiç yapılmadan atılmış dev adımlar yüzünden bir daha belinizi doğrultamayacak şekilde düşmek! Hevesli, hırslı, iddialı ama hesaplı bir adım atın. Sonra bir tane daha. Sonra bir tane daha. Düştüğünüzde zaten düşebileceğinizi öngörmüş olun. Ne kadar derine batabileceğinizi, ne kadar uçuruma doğru kayabileceğinizi ve kalkın yerinizden. Tekrar bir adım atın. Sonra bir tane daha. Yürümek böyle bir şey. İlerlemek böyle bir şey. Ve biz insanız. Bizim işimiz yürümek.
Nietzsche’nin dediği gibi, “Beni öldürmeyen, beni güçlendirir.”. Meydan okumalarınız ne varlığı ile yokluğu ayırt edilemeyecek kadar belirsiz olsun, ne de ilk rakibinizin elinde ölmenizi sağlayacak kadar hesapsız!
Bunun hesabını doğru olarak kim yapabilecek? Kendiniz. Size kimse yol gösteremez. Neyi alt edebileceğinizi, neyi edemeyeceğinizi, hangi fırsatın içerdiği en olası kötü riskin sizin için kabul edilebilir olduğunu, hangisininkininse kabul edilemez olduğunu ancak sizi çok iyi tanıyan biri hesaplayabilir. Bu kişi de kendinizden başkası değildir.
Çevrimlerle çalışın, aşamalarla ilerleyin, hesap edilmiş ve sizin için sınırlarınızın azıcık üstünde olan risklerle başlayın. Ama asla konfor alanınızda çakılıp kalmayın. Konfor alanında çakılıp kalan hiçbir bebek doğamazdı. Doğamayan bebeğin sonuysa doğmadan ölmek ve annesini de öldürmekten başkası değildir.
Fayda 3: Riskleri daha iyi ayırt edip önlem alabilmek
En kötü olasılığı hesaplayıp, kafanızda ve kalbinizde kabullendiğinizde, birden her şey berraklaşır. Tehlikeli sularda olduğunuz halde sakin kalmayı başarabilirsiniz. En kötü ne olabilir ki? Bu soruyu cevaplayabilmiş olmak, bu cevapta üstelik bir de isabet ettirmek, görüşünüzü keskinleştirir, kalbinizi sakinleştirir, zihninizi açar.
Daha küçük şeytanları da ayırt edebilir hale gelirsiniz. En kötü olasılık dışında belki etkisi daha küçük ama gerçekleşme ihtimali daha yüksek başka kötü sonuçları da sakin bir şekilde ortaya çıkarma şansınız olur. Böylece daha iyi hazırlanabilirsiniz. Planlarınızda küçük iyileştirmeler yaparak daha az acıyla ilerleyebilirsiniz.
Bir bilgisayar oyununda, hızla ilerlediğiniz halde, tüm dikkatinizle çok iyi bir şekilde yoğunlaştığınız ve ‘yanma’ olasılığını bir gerilim kaynağı yapmadığınız o sihirli anda, nasıl rahattınız hatırlıyor musunuz? Daha önce hiç elde edememiş olduğunuz skorları nasıl sakin bir olgunlukla aştınız? Sanki her tehlikeyi onu aşmanızı gerektirecek tepki süresinden az önce tespit ediyor, hemen gerekli önlemi alıyor ve üzerinde düşünmeden bir sonraki tehlike kaynağını algılıyordunuz. Tüm duyularınız keskinleşmiş, karar mekanizmalarınız mükemmelleşmiş ve insanüstü bir insan haline gelmiştiniz.
Bu “aşma halini” gerçek hayatta da yaşamanız mümkün. En kötüyü kabul edip başa çıkmaya razı olan, en kötüyle nasıl başa çıkacağını içinde çözümlemiş bir insan, yoluna çıkacak daha küçük engelleri aşarken neredeyse düşünmeye bile gereksinim duymayacaktır.
Fayda 4: Üçüncü göz olarak bakmayı başarabilmek
Kendini dışarıdan görebilmek, başlı başına geliştirilmesi gereken bir taktik ve bunu ayrı bir madde olarak ele alacağız. Ama üçüncü bir göz olarak bakabilmeyi başarabilmek için, en önemli şartlardan biri, soğukkanlılığını koruyabilmek. Hayatınızın yönünü etkileyecek bir girişim içindeyken, sonucunun olumlu mu olumsuz mu, ya da ne ölçüde olumlu ya da olumsuz olacağını bilmediğiniz bir çabayı yaşıyorken, kendinize dışarıdan bakabilmek hiç de kolay başarılabilecek bir iş değildir.
Öznel olarak en önemli gördüğünüz olumsuz sonucu önceden kabullenmiş ve sindirmiş olmak, size daha nesnel bir bakışla konuyu tekrar ele alma ve bu nesnel bakış açısıyla sürekli kontrol altında tutma şansı verecektir.
Tüm varlığınızla içine atladığınız bu yolda, ne yöne gidiyor olduğunuzu görebilmek ve gerektiği durumlarda düzeltici küçük önlemler alabilmek için kendinizi dışarıdan görmeyi başarabilmek zorundasınız. Bunu başaramazsanız, içinde bulunduğunuz şartlar değişebilir ve başlangıçta öngördüğünüzden daha kötü bir çıktıya doğru yönelebilirsiniz.
Cephede yara alan asker, çatışmanın şiddetli anında yarasını hissetmez. Girişiminizin ortasında, göze almış olduğunuz zarara yaklaşmış ve onu aşmış durumdayken, kendinize dışarıdan bakamazsanız, kaybolur gidersiniz.
Şu ana kadar okuduğunuz paragraflardaki ufak çelişkiyi fark etmiş olmalısınız. İddia ediyorum ki, en kötü çıktıyı öngörmüş ve kabullenmiş olmak, kendinizi dışarıdan görme şansı sağlar. Sonra da diyorum ki, kendinizi dışarıdan görmeyi başaramazsanız, öngörmüş olduğunuz kötü olasılıktan daha kötü sonuçlara doğru ilerleyebilirsiniz. Bir çelişki var gibi görünüyor ama yok. Başlangıçtaki risk kabulünüz, dışarıdan bakmanızı sağlamada sadece yardımcı bir unsur olarak değer kazanır. Kendine dışarıdan bakabilmek başlı başına bir disiplindir, geliştirilmesi gerekir.
Fayda 5: Stratejiyi oynarken, çizgiyi koruyabilmek
Riski kabullenerek yola çıkmış olmak, başarısızlıkla ilgili kendinize bir sınır koymak anlamına da gelir. Girişiminizi ne zaman başarısız kabul etmeniz gerektiğini belirlemiş olursunuz. Öngördüğünüz en kötü kaybı yaşamış olduğunuz halde, girişiminizde ayak diriyorsanız, kendi öngörünüze ihanet ediyorsunuz demektir.
Ben bunu yaptım. Henüz kurulmamış o işe girişirken en kötü zarar olarak iki yıllık kayıp öngörmüştüm. Ama iki yıl bittiği halde ve proje istediğimiz başarıya ulaşmamış olmasına rağmen, pozisyondan çıkamadım. Çeşitli sebepleri vardı. Çıkmak, terk etmek belki bana yakışmayacaktı. Ama doğrusu aslında buydu. Neyse ki, onca emek verdiğim kurum beni ayırarak, benim yapamadığım ameliyatı yaptı. Böylece kaybımı sadece dokuz ay uzatarak kurtulmuş oldum.
Kendinize ihanet etmeyin. En kötü olasılıkla ilgili senaryonuzu iyi kurun ve bu en kötü durumu yaşarsanız, senaryonuzu uygulayın. Tabii bilinçli bir seviyede, daha da iyi bir plan oluşturmadıysanız… Daha iyi bir planınız varsa, tabii ki onu uygulayın. Ama son anda, önceden düşünülmüş çıkış stratejiniz yerine çiziktirip size daha iyi gibi gözüktüğüne kendinizi inandırdığınız çocukça bir plana da aldanmayın.
Senaryo 1: Katil korku
Roman yazma üzerine okuduğum en iyi kitaplardan biri, the Complete Idiot’s Guide to Writing a Novel’di. Alkışlar Tom Monteleone’ye.
Monteleone, kitabında Fear is the Killer başlığıyla geçen bir bölümde, ancak korkunç olarak tanımlayabileceğim bir anısını aktarıyor:
“Üniversitede okuduğum yıllarda, üniversite kütüphanesinde kitapları yığınlar halinde toparlayarak yarı zamanlı çalışıyordum. Departmanı yöneten kişi, genç bir öğrenciyken Macaristan’dan gelmiş olan yaşlı ve hoş bir adamdı. Ben dâhil, kontrolünde çalışan herkes ondan hoşlanırdı. Bir gece içimizden birkaç kişiyi kampusün hemen dışındaki evine davet etti, çok ilginç, çok Avrupalı bir akşamdı, konuşulan konulardan etnik yemeklerin stili ve sunumuna kadar. Eşi kibar, samimi ve tatlı bir kadındı. Tüm bu yaşanılan geceyi ortalama kolej eğlencesinden çok farklı ve iki kat keyifli olmasına yardımcı oldu.
“Gece ilerlerken konuşmalar kitaplar, yayıncılık ve yazarlık konularına doğru kaydı. Bir gün tam mesai bir yazar olmak istediğimi (ve bir yıl ya da biraz daha fazla bir zamandan beri hikayeler gönderdiğimi ama ret cevaplarından başka bir şey almadığımı) söylediğimde, ev sahibimizin bir an için gözleri parladı ve kendisinin de profesyonel bir yazar olmayı hayal ettiğini söyledi. Eşi bunun üzerine Macarca bir şey söyledi ama hafiften azarlayıcı bir ton hissettim. Ev sahibimiz aniden biraz sıradanlaşmış göründü.
“Aralarında geçen kısa konuşmayı görmezden geldim ve ne yazmaktan hoşlandığını sordum. Biraz sondajdan sonra romanlar yazıyor olduğunu itiraf etti. Biraz daha zorlama… ve bunu 38 yıldır yaptığını (!) ağzından aldım. Birini okuyup okuyamayacağımı sorduğumda, tekrar neşesi yerine geldi ve ciddi olup olmadığımı bunu gerçekten kast edip etmediğimi sordu.
“Israr edince, beni masadan alıp koridorun ilerisindeki konuk yatak odası olarak ayarlanmış bir odaya götürerek raflar dizilmiş bir dolabı açtı. Kağıt satarken kullanılanlara benzer karton kutularla doluydu. Birini aşağı çekti, açtı ve daktilo edilmiş kalın bir sayfa yığını çıkardı. Yığına ve sonra da kutulardan oluşmuş duvara baktım.
“Cevabı biliyor olduğum halde sordum: ‘Bunların hepsi senin romanların mı?’
“Yaşlı adam yüzünde neredeyse aşağılanmış bir ifadeyle başını salladı. Bana 26 roman yazmış olduğunu ve bunlardan birini bile bir editöre göndermediğini söyledi.
“Neden?
“Hep yayıncıların yaptığı şeyden hoşlanmayacağından korktuğunu kabul etti.”
Bu hikaye, bence tek bir sıfatla tanımlanabilir: Korkunç.
Ne kaybederdi?
Riski düşünseydi, olabilecek en kötü şeyi öngörseydi ve bunu kabullenseydi baştan, daha hiç yaşamadan… Yani reddedilmeyi, beğenilmemeyi bir risk olarak, olabilecek en kötü risk olarak görüp kabul etseydi, bunu kendi küçük dünyasında, sahneye henüz çıkmadan yaşayıp sindirseydi ve bu riski kabullenmiş olarak sahneye çıksaydı? Belki de bir Macar Dostoyevskisi kazanacaktı dünya, kim bilir?
Senaryo 2: Kırkından sonra…
Tayfun zengin bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmişti. Parasal anlamda hiçbir sorunu olmadı. O daha ilkokula başlamadan, okuyacağı özel okul belirlenmiş, finansmanı için gerekli ayarlamalar yapılmıştı. Üniversitede Amerika’da hangi eyalette hangi bölümü okuyacağı, nerede kalıp nerede yaşayacağı her şey birkaç yıl önceden belliydi. Dönüşte, kendisi adına kurulan şirket temel yapılanma süreçlerini tamamlamıştı bile.
Önde gelen bir ekonomi dergisine verdiği röportajda, daha 25’ini tamamlamadan, nasıl olup da Türkiye’nin en büyük konut projelerinden birini gerçekleştirmek üzere anlaşmalarını tamamlamış bir şirkete sahip olduğunu şöyle anlatıyordu:
“Ben Tayfun Kozanoğlu’yum. Tayfun bir isim olarak beni nasıl tanımlıyorsa, Kozanoğlu da soy isim olarak bir o kadar, belki daha ağırlıklı olarak tanımlıyor. Bizde herkes kendi ayağı üzerinde durmak zorundadır. Ancak, başlangıç şartları, ailenin tüm bireylerine eşit olarak sağlanır.
“Üniversite eğitimim için en iyi imkanları sağladı ailem. Ama bu imkanlar, belirli bir bütçe dâhilindeydi. Tutturmam gereken ortalamalar, uymam gereken süreler, okul dışında da sağlamam gereken bir takım başarı kıstasları vardı. Ben, bana verilen imkanlarla yapılabileceğin en iyisinden daha iyisini yaptım.
“Türkiye’ye döndüğümde, ailemin benim için kurmuş ve temel iş yapma becerilerini kazandırmış olduğu şirket de böyle aile imkanlarından. Bizde, okulunu bitiren her aile bireyine, kendi işine başlaması için belirli bir sermaye ve şirket altyapısı sağlanır. Bu, bir Kozanoğlu geleneği. Ben, Tayfun olarak, bu şirketi alanındaki lider şirket konumuna 2 sene içerisinde taşıdım. Bu da Tayfun’un başarısıdır.”
Kozanoğlu, kendisine çizilen tüm senaryoları sırayla oynadı. Giderek daha az Tayfun, giderek daha çok Kozanoğlu olduğunu acıyla fark ederek… 30’unda hatırı sayılır seviyelere ulaşan kişisel servetinin bir kısmıyla resim koleksiyonu oluşturmaya başladı.
Bu sayede, kendine bir bahane oluşturmuştu: Resmi bir yatırım aracı olarak kullanabilir hale geldiği için, resim sergilerine, müzelere gitmeye zaman ayırabiliyordu. Bu, bir işti. Hatırı sayılır miktarlarda para kazanma fırsatı oluşturuyordu. Ama kendini yakın hissettiği her resmin önünde durduğunda, geçmişinden sahneler canlanıyordu gözünde.
Daha okul öncesi, çok fazla kontrol altında değilken, oyuncaklarının içinde boya kalemler, fırçalar, farklı boya aletleri çoğunluktaydı. Ta ki, babası aylar sonra dadısının yanına uğrayıp bu durumu fark edene kadar. Bu ‘çocukça kız oyuncaklarının’ pek çoğunu kendisi kırmıştı. Daha aynı gün dadısını da işten atmıştı.
Tayfun akıllı çocuktu. Mesaj da gayet netti zaten. İlkokulda resim dersinde, hep çizgilerle sınırladı kendini. Ne zaman serbest konulu çalışsalar, en hoşuna gitmeyecek konular seçiyor, kendini parmaklarının ucundaki dayanılmaz iştahtan korumaya çalışıyordu. Eline geçen ilk fırsatta, zorunluluktan çıktığı an, resim dersini bıraktı.
Amerika’da okurken, hiçbir galerinin, müzenin içine adım atmadı. En azından resim bölümlerine…
İş hayatına atıldığında, takip ettiği dergilerin resim ve tasarım içeren bölümlerini hızla geçiyordu. Kendini tamamen sayılara ve grafiklere adadı.
İş yönetimi üzerine okumuştu, her hangi bir alanda çalışabilirdi. Ama ailesi de o da kendisindeki bu adlandırılmamış ve örtülmüş yeteneğin farkındaydı ve faaliyet alanı olarak, doğrudan kendisindeki yönelimi hiç konuşmadan ve adlandırmadan özel tasarımlı konutları seçtiler.
Kozanoğlu, yıllarca işin sadece finansal ve operasyonel yönetimi alanında kendini kısıtladı. Tasarımla ilgili konularda şirketinin sağladığı üstün başarının temel sebebi, doğal yeteneğinin benzerine sahip kişileri seçebilmesiydi.
Kırkıncı yaşgününde, şirketinin yüzde 51’ini satmaya ve sadece yönetim kurulunda bir koltuk tutmaya karar verdiğini açıkladığında herkes çok şaşırdı. Yıllar önce 25’inde yakaladığı üstün başarı üzerini kendisiyle röportaj yapan dergiye, bu sefer bu ani kararıyla misafir oldu:
“Kozanoğlu olmaktan yoruldum. Bilinçli ilk hatırası olarak, çok eski bir oyuncağının kendisini değil ama rengini hatırlayan ben, 6 yaşından beri eline fırça almamış bir ressamım. Bu, yeterince uzun bir zaman değil mi? 6 yaşımdan 40 yaşıma kadar, insanlar ve beklentileri için çalıştım. Bir Kozanoğlu oldum. En iyi Kozanoğlu olduğumu iddia etsem, sanırım ailemden kimse de buna karşı çıkmaz. Bana çizilen senaryoların hepsini en iyi şekilde, beklentilerin ötesinde iyi oynadım.
“Ama artık Tayfun’a olan borcumu ödemeliyim. Ailemdeki her başarılı erkek, kendi ayakları üzerinde duran birer işe sahip. Oğlum için, hatta tek kızım için de ben aynı ortamı hazırladım. Kızım, kendi şirketi için altyapı sunulan ilk bayan aile bireyi.
“Son 5 yıldır içimdeki ressamı uyandırmayı düşünüyordum, ama cesaret edememiştim. Hayatımın her döneminde en azılı riskleri alan ben, bulunduğu her toplulukta en önde olmayı kafaya takan ben, kendi istediğim, hayatımda en çok istediğim bir şeyi yapamıyordum. Çünkü tepkilerden, ciddiye alınmamaktan, hatta alaya alınmaktan korkuyordum.
“Sonra, kırkıncı doğum günüme bir hafta kala, aynanın karşısına geçtim ve kendime o soruyu sordum: En kötü ne olabilir? Bunu iş hayatımda defalarca yapmıştım, ama ilk defa özel hayatımla ilgili olarak, bu en gizli arzumla ilgili olarak kendime dürüstçe bu soruyu yöneltiyordum. O anda aynadaki kendim kahkahalarla gülmeye başladı. Olabilecek en kötü sonucun, toplumun maskarası olmak olduğunu görmüştüm. Ve ben, kendimle dalga geçebilecek, kendime gülebilecek, kendimin soytarısı olabilecek noktayı çoktan aşmıştım. En kötüyü gördüm ve onu kabullendim. Riski kendi içimde yaşadım ve bunu atlatabileceğimi, neredeyse rahatlıkla atlatabileceğimi anladım. Aynanın karşısından ayrılmadan, kararımı vermiştim.”
Senaryo 3: Başkanlık seçimleri
Ahmet çok heyecanlıydı. Anasınıfını oyunlarla geçirmişlerdi. Çoğu zaman ekip başı olurdu oyunlarda. Ama bir oyunda işlerin ortasında olmakla başkanlık birbirinden çok farklıydı! Başkan! Bu sene bir araya gelip kaynaştığı arkadaşlarının arasında, okuma yazmayı öğrenmeye çalışan bu şamatacı topluluk içinde, düzeni o sağlayabilirdi. Babası böyle söylemişti en azından. Onun ilgisini daha çok çekense, teneffüste konuşanları yazma görevinin kendisine sağlayacağı güçtü.
Rüyasında bile görmüştü. Ayşe, Orhan ve Rıza bahçeden koşarak derse geliyor, sınıf kapısından girer girmez, kendisinin sert bakışları altında seslerinin tonunu hemen düşürüp sıralarına geçiyorlardı. Hoş bir duyguydu. Belki de kapıdan girdikten sonra onu görür görmez seslerini kıstıkları halde, numaralarını tahtaya yazacaktı. Annesi uyandırmasaydı tabii. Belki de yazmazdı. Buna rüyayı takip eden iki gün boyunca karar veremedi, sonra da unuttu zaten.
Seçim tarihi yaklaşırken, adaylığını koyup koymamaya henüz kararsızdı. Sınıfta en sevdiği oyun arkadaşı Rıza’nın ve gündelik iletişimde sürekli birbirlerini iğneleseler de, gizliden gizliye pek beğendiği Ayşe’nin de adaylıklarını koyması onu iyice kararsızlaştırdı.
Ne yapacağını bilemez durumda, bu sefer babası yerine annesiyle dertleşmeye başladı.
Annesi, şimdiki işine başlamadan önce 3–4 sene kadar öğretmenlik yapmıştı. Ahmet’e, sınıf içindeki politik olasılıklardan çok başkanlığın getireceği görev ve sorumlulukları anlatmaya başladı. En temel olumlu nokta, getirdiği güçtü. Buna çoktan karar vermiş olan Ahmet, annesinin anlattığı ‘sorumluluk bilincinin gelişmesi’ gibi büyük lafların da aslında bu güçten ibaret olduğuna karar verdi. Oluşabilecek olumsuz durumları ise daha önce hiç düşünmemişti.
Arkadaşları arasında ona duyulan sevginin azalacağı bilgisini umursamadı. Öğretmene karşı sınıfın sorumluluğunu yüklenmenin zaman zaman ağır gelebileceği düşüncesi de onu çok etkilemedi. Olabilecek olumsuzlukları düşünmemiş olmasının pek de bir zararı yoktu anlaşılan. Tam böyle düşünmeye başlamışken annesinin sözleri yavaşça tekrar dikkatini çekmeye başladı:
- Dediğim gibi, oyun konusu da var tabii. Uzun süren oyunlara katılma şansın olmayacak, çünkü herkesten önce sınıfa dönmen gerekecek.
Bu cümle, kulaklarını dört açmasına yol açtı.
- Üstelik öğretmenin kızabileceği türden her hangi bir sınıf içi teneffüs oyununa katılamayacağın gibi, bunların oynanmasına engel de olmalısın.
- Gerçekten mi anne? Neredeyse ağlamaklı bir soruydu, ama cesurca gözyaşlarına engel olmuştu.
Annesi cevap vermek yerine başını usulca sallayınca Ahmet kararını verdi.
Başkan olmayacaktı, o zaman oyunlardaki ekip başı kim olurdu ki? Kendisinden başka kim, sıkıcı bir başkanın otoritesine direnip keyifli oyunların şamatasını devam ettirebilirdi?
Hayır, oyunları bırakamazdı, en azından bu sene…
Olası zararlar:
Göze alınması gereken riski belirlerken abartabilirsiniz. Bunu yapmanız, sizi hareketsizliğe doğru itecektir.
Trafiğe çıkmayı ele alalım. Mesela İstanbul gibi bir şehirde yaşıyorsanız, çalışmak için, eğlenmek için, eşi dostu ziyaret etmek için, yaşamak için trafiğe çıkmak zorundasınız. İster taksiye binin, ister kendi arabanızı kullanın, ister toplu taşıma aracı kullanın, ya da hiçbirini yapmayıp yürüyün. Trafiğe çıkmanın içerdiği bir risk ise, kaza geçirip ölmektir. Ama bu risk, eğer özellikle tehlikeli bir yöntemi, zamanı ya da şekli tercih etmediyseniz, mesela sarhoşken araba kullanmıyorsanız, göze alınması gereken bir risk olarak değerlendirilemez. Eğer abartıp trafikte ölümü bu kategoriye alırsanız, basitçe, normal bir yaşam süremezsiniz. Biraz abartılı bir örnek olsa da, göze alınması gereken riski belirlerken abartmanın sizi nasıl hareketsizliğe sürükleyebileceği ortada.
Riski belirleme işleminde tersine bir hata da yapabilirsiniz. Hayli olası önemli bir riski hiç düşünmemiş de olabilirsiniz. Diyelim, yurtdışında yüksek lisans yapıyorsunuz ve aldığınız bursla ilgili bir madde, sene kaybı durumunda bursun kesileceğini ve o ana kadar ödenmiş miktarların da faiziyle birlikte 2 yıllık bir ödeme sürecinde sizden geri tahsil edileceğini öngörüyor. Öte yandan, başarılı ilk iki yıldan sonra, işletme yönetimi yerine yaratıcı yazarlık daha çok ilginizi çekmeye başlıyor ve zamanınızın önemli bir kısmını yaratıcı yazarlık atölyelerine ayırmaya başlamak üzeresiniz. Kendi kendinize argümanları tartıyorsunuz:
- En fazla bir yılımı kaybetmiş olurum. O süre içinde yazarlığın benim için sürdürülebilir bir meslek olup olmadığını test etmiş olurum. Yapamayacağıma karar versem bile, bu konu benim için çok önemli; denemiş olmak, bir senelik kaybı telafi edebilecek bir değer!
Böyle düşünürken acaba sene kaybının bursun kalanını iptal ettiği gibi, almış olduğunuz kısmı da iki sene gibi kısa bir sürede geri ödeme yükümlülüğü getireceğini hatırladınız mı? Aslında göze almanız gereken risk sene kaybı değil, büyük bir finansal yük! Bu şekilde düşününce büyük olasılıkla daha farklı bir karar vereceksiniz.
Diyelim en olası riski doğru öngördünüz, bu durumda hata yapma olasılığınız bitmiş mi olacak? Başka zararlar da var.
Riski doğru öngördükten sonra yapabileceğiniz iki hata, bu riski gözünüzde çok büyütmek ya da riski yeterince hayal edemeyerek küçümsemek olabilir.
Riski gözünüzde çok büyütmek, sizi yine hareketsizliğe sürükleyecektir. Unutmayın ki, risk yoksa ödül de yoktur. Başa çıkabileceğiniz riskleri almazsanız, elde edebileceğiniz başarının çok küçük bir kesriyle yetinmek zorunda kalırsınız.
Riski yeterince iyi hayal edememek ise, biraz zorlamayla başa çıkabileceğinizden çok daha büyük risklere atılmanıza sebep olur. Bu durumda da çekirge bir sıçrar iki sıçrar hesabı, öyle bir an gelir ki, sobelenirsiniz.
Başka bir ilkemizi bununla birleştirelim: Göze alınması gereken riski belirleyip bunun gerçekleşebileceğini kabullenerek riski üstlenmek ilkesini uygularken, aşamalarla hareket edin. Yani öncelikle, kayıp potansiyeli daha düşük işlerde bu yöntemi izlemeyi deneyin. Kendinizden daha emin hale geldikçe, diğer kararlarınıza da aynı yöntemi uygulayabilirsiniz.