5. Heyecan bilgiyi öldürür


Kontrol edemediğin heyecan senin değildir.

Büyük bir sırrı açıklamadığımı biliyorum. Yine de bu ilkenin ne kadar önemli olduğunu sık sık gözlemlediğim için bahsetmeden geçemiyorum. Ne de olsa bir şeyi gizlemenin en iyi yolu onun doğal özelliklerinden yararlanmaktır. Kırmızı bir gülü kırmızı güller arasında saklarsınız. Hayatımızda öneme sahip pek çok ilke de, aslında bilinmeyen şeyler değil, binlerce küçük doğrular arasında gözden kaçırdığımız doğrular onlar.

Heyecan duymak güzel bir şeydir, algımızı keskinleştirir, yeteneklerimizi doruğa çıkarır, ama bir sınırdan sonra bu etkiler kaybolur ve normal yetenek seviyemizi bile yakalayamaz hale geliriz.

Bu konuda resmi çok daha net ortaya koyacak bir alıntı yapmak istiyorum. Malcolm Gladwell adlı çok beğendiğim bir yazardan. Gladwell’den, sosyal gerçeklikle ilgili çalışmaları bir roman akıcılığında ele aldığı iki kitap okudum: “Blink” ve “Tipping Point”. Aşağıdaki alıntı Blink’ten benim çevirimle:

“Eski bir yarbay ve ‘On Killing’in yazarı olan Dave Grossman, optimal “tahrik” seviyesinin – stresin performansı artırdığı aralık- kalp atışlarımızın dakikada 115 ila 145 arasındayken gerçekleştiğini iddia eder. Grossman, şampiyon nişancı Ron Avery’nin kalp atışlarını ölçtüğünde, Avery sahada atış yapıyorken nabzının bu aralığın üst kısmında olduğunu söylüyor. Basketbol yıldızı Larry Bird, oyunun kritik anlarında salonun sessizleştiğini ve oyuncuların ağır çekimde hareket eder gibi göründüğünü söylerdi. Onun da Ron Avery’nin performansı sırasında sahip olduğu kalp atışı seviyelerinde oynadığı açık. Ancak çok az oyuncu sahayı Larry Bird’ün gördüğü kadar net görür ve bunun sebebi çok az kişinin optimal aralıkta oynamasıdır. Çoğumuz baskı altında “çok” tahrik oluruz ve belirli bir noktadan sonra bedenlerimiz fazlaca bilgi kaynağını kapattığı için yararsız hale gelmeye başlarız.

“Grossman’a göre, ‘145’ten sonra kötü şeyler olmaya başlar. Karmaşık hareket yetenekleri bozulmaya başlar. Bir işi bir elle değil de diğeriyle yapmak çok zorlaşır… 175’te bilişsel işlemenin tam bir iflasını görmeye başlarız… Önbeyin kapatır ve orta-beyin –köpeğinizinkiyle aynı olan beyin (tüm memeliler beynin bu parçasına sahiptir)- öne çıkıp önbeyinden kontrolü alır. Hiç kızgın ya da korkmuş bir insanla bir tartışmaya girmeyi denediniz mi? Yapamazsınız… Köpeğinizle tartışmayı denemekten bir farkı yoktur.”’

Bu alıntıda ağırlıklı olarak fiziksel yeteneklerden bahsediliyor ve profesyonel sporcular ele alınmış. Sıradan insanlar ve çeşitli yetenekler söz konusu olduğunda heyecan ya da stres seviyesinin nasıl etki yapacağı daha karmaşık olabilir. Kimi insan bazı yeteneklerinde minimal bir heyecan seviyesiyle iflas ederken, diğer yeteneklerinde çok daha yüksek heyecan seviyelerine kadar keskinleşme etkisini yaşayabilir. Bir yetenek bazı insanlarda azıcık heyecanla yok olurken başkalarında daha yüksek seviyelere kadar keskinleşmeye devam edebilir.

Önemli olan, temel yeteneklerinize ve bilgilerinize her durumda sahip olamayacağınızı bilmeniz ve bunu dikkate alarak çeşitli stres durumları için önceden kendinizi psikolojik olarak hazırlamanızdır. Herhangi bir sınav için son gece sabaha kadar çalışırsanız, sınav sırasında büyük olasılıkla rahat hissetmeyeceksiniz, heyecanlanacaksınız, kaygılanacaksınız ve iyi düşünemeyeceksiniz demektir. Belirli oranda zaten hazırlanmış durumdaysanız, son gece her zamankinden daha uzun bir uyku çekmek, başarı oranınıza çok daha fazla olumlu katkıda bulunabilir.

GERÇEK HAYAT ÖRNEĞİ

Ortaokul 3’te dershaneye gitmeyecektim. Sonra çok yaygın karşılaştırma muhakemeleriyle –şu çocuk gidiyor, bizimki geri kalmasın- Türkçe ve Matematik kurslarına yazıldım. Bu arada, aslında bu başka çocuklarla karşılaştırılma konusuna oldum olası sinir olmuşumdur, ama yeri geldiğinde faydalı da olabileceği anlaşılıyor.

İsimlerini hatırlayamadığım için çok üzgünüm ama her iki hocam da birer yıldızdı. Türkçe hocasının ilk derslerden birinde bir konu için beni tahtaya kaldırdığını hatırlıyorum. Yaptığım herhangi bir şey için değil, sanırım sadece bir örnek vermek için birini tahtaya kaldırması gerekiyordu. O kadar heyecanlanmıştım ki, anlaşılan hoca da heyecanımı anlamıştı ve buna ilişkin bir yorumda bulunmuştu. Oysa ilkokuldan beri, bulunduğum sınıfların belirgin şekilde en çok konuşan, en çok söz alan kişilerinden biri olmuştum. Bu zamanlara ilişkin hatıralarım hayli bulanık olduğu halde, o heyecanı hala hatırlıyorum.

Allahtan, 11–12 yaşlarından itibaren girmeye başladığım seçme sınavlarında bu tür bir heyecan yaşamadım. Rahat halimin ve tavrımın bu sınavlardaki başarıma büyük katkısı olduğunu düşünüyorum.

Bu heyecan/rahatlık durumunun bir örneğini, sanırım milli maçlardan birinde, Rüştü Rençber’in yüzünde görmüştüm. Çok az futbol izlediğime ve maç penaltılara kaldığına göre, ya bir milli maçtı ya da sonuç belli olana kadar oynanmak zorunda olan elemeli maçlardan biriydi. Rüştü kaleye doğru giderken yakın çekim yüzünü gösterdiler. Gözlerinin altına çizilmiş savaşçı boyası ve ağzında çiğnediği sakızla o kadar rahat bir görüntü veriyordu ki sanki hiçbir kelime ağzından çıkmadığı halde şunu söylüyordu: “Ben bu penaltıyı zaten kurtardım, şimdi formalite icabı, kameralar kayıt yapabilsin diye kaleye gidiyorum.” Söylemeye gerek var mı, o atışı kurtardı.

Eminim atışı yapan oyuncuyu, topu öyle iyi algıladı ki, Larry Bird’ün bahsettiği yavaşlamayı yaşadı ve topun gittiği yöne uzanıp yakalayıvermek ona çocuk oyuncağı gibi geldi.
Çoğu durumda kontrol edilmiş heyecanlar yaşadım, nadiren heyecan seviyemi kontrol etmekte zorlandığım olmuştur. Mesela yaptığım iş görüşmelerini çok severim. Bir iş görüşmesi, profesyonel bir çalışan için sahneye çıkmanın doruk noktası gibidir. Yerine göre bir telefon görüşmesinde, yerine göre bir saatlik teke tek bir görüşmede, belki gün boyu 5–6 ayrı kişiyle birer saatlik görüşmelerde, belki birkaç kişiyle bir saatlik bir görüşmede, kendinizi en iyi şekilde anlatabilmeniz gerekir. Bu örneklerin her birini yaşadım. Hepsinde çok keyif aldım ama özellikle belirli bir şirketin yurtdışı pozisyonu ile ilgili İngilizce olarak ve telefonda yaptığım iki görüşmede, heyecan seviyem beni hayli rahatsız etmişti. Bu heyecan seviyesi konuşmama da etkide bulundu. İlk telefon görüşmesi, sonuçsuz kalmıştı. İkinci görüşmede –ilkinden 3–5 yıl sonra- heyecanımı biraz daha iyi kontrol etmemin yanı sıra daha önce karşı tarafa ulaşmış özgeçmiş bilgilerim ve Türkiye’deki temsilcilerinin yapmış olduğu görüşmenin geri bildirimleri sayesinde telefonla mülakat aşamasını geçebildim.

Pek çok türde stresli durumda kendimi kontrol altında tutabiliyorsam, İngilizce olarak, hiç tanımadığım biriyle, benim için özel anlamı olan bir şirketin istediğim bir pozisyonu için ve telefonda görüşme yaparken heyecanımı kontrol etmekte biraz zorlanıyor olmamın pek önemi olmasa gerek, değil mi? Ama oluyor işte, en azından benim hayatımda iki kere oldu.

Fayda 1: Optimum yoğunluğu yakalayabilmek

Bilim, insan beyninin sırlarını keşfetme yolunda henüz emekleme seviyelerinde. Buna rağmen, insanın gerçekleştirdiği belirli beyin işlevlerini ondan daha iyi yapabilen makineler de icat etmiş durumdayız. Tipik bir insanın beyninin olası kapasitesi ile bilinç seviyesinde kullanılan kapasitesi arasındaki fark ise çok çarpıcı.

Yıllarca birikmiş bir sürü veriyi pek çok açılardan birbiriyle ilişkili olarak kayıt altında tutabilen beynimiz, bunların her birini her an bilinç seviyesinde hatırlamıyor. İyi ki de öyle; unutabilmek de önemli bir beceri. Hiç hatırlamamak istediğiniz halde bir türlü unutamadığınız anılarınız varsa ne demek istediğimi anlarsınız.

Çeşitli bilimsel araştırmaların sonuçlarına göre, insan 5 ila 7 seçenekten fazlasını aynı anda değerlendiremiyor; en iddialı kişiler 9’a kadar çıkabiliyor. Bu sonucun güvenilirliği konusunda içinizde şüphe oluştuysa, kendiniz de deneyebilirsiniz.

Yaz dönemindeysek, bir gazetedeki gezi ilanları sayfasını alın önünüze. Kış dönemindeysek, sinema filmlerinin ilanlarına göz atın. Bir sınıflama yapmadan gördüğünüz 20 kadar alternatif arasında bir seçim yapın. Sonra bir de, çeşitli açılardan sınıflandırarak seçenekleri seçenek grupları haline getirin ve seçtiğiniz grubun içinde ikinci kademede eğer 5’ten fazla aday kalmışsa tercihinizi doğrudan yapın. Aday sayısı 6 ya da daha fazlaysa bunların arasında tekrar gruplama yapın ve bir grup seçip onun içinden de son tercihinizi belirleyin.

Sınıflama yapmadan denediğinizde olasılıkla bir seçim yapmakta çok zorlandınız, çok küçük bir ihtimalle sınıflama yaparak seçtiğinizle aynı sonuca vardınız. Eğer sınıflama yapmadan ve yaparak yaptığınız seçimler farklıysa, sınıflama yaparak yaptığınız seçim sizin için belirgin şekilde daha iyi olacaktır. 20’den fazla olasılık arasında hemencecik gerçekten istediğiniz seçeneği bulduysanız, büyük olasılıkla o seçeneği zaten çok önceden kafanıza koyduğunuz için olmuştur. Diyelim illa da Niagara Şelalesini görmek istiyordunuz da oraya bir tur ilanıyla karşılaştınız… Her zaman bu kadar şanslı olmazsınız.

Sınırsız kapasitemiz içindeki çok sınırlı bilinçli kapasitemizi doğru kullanabilmemiz çok önemli. Kritik anlarda heyecanımızı kontrol altında tutabilmemiz bize 3 şekilde fayda sağlar. Öncelikle kontrolsüz bir heyecan yüzünden normal kapasitemizin altına düşmemiz oluruz. İkinci olarak, uygun seviyede bir heyecan sayesinde normal kapasitemizin üstüne çıkabiliriz. Son olarak da sınırlı kapasitemizi doğru şekilde değerlendirme şansımız artar. Mesela gerçekten hatırlamamız gereken şeylere yoğunlaşabiliriz. Ya da doğru yeteneklerimizi doğru şekilde kullanabiliriz.

Fayda 2. Doğru heyecan seviyesini uzun vadede tutturabilmek

Çok heyecan insanı yeteneklerinden edebilir ama kararında bir heyecan da ulaşmayı düşünemeyeceğiniz seviyelerde performans göstermenizi sağlayabilir. Kendiniz için en uygun seviyeyi deneye deneye bulmalısınız. Gereğinden fazla heyecan, kapasitenizi tahrip eder. Gereği kadar heyecan duymazsanız, ilginizi kaybedersiniz.

Çok klişe gibi olacak kusura bakmayın ama bu bir tiyatrocunun ne kadar deneyimli olursa olsun sahneye çıkarken içinde bir heyecan duyması gibidir. O heyecanı duyamasa, o işi yapamaz. Ama biraz fazla heyecan da olmayacak bir yerde yanlış bir adım atıp dekora takılmasına, bir sözünü karıştırıp oyunu bozmasına sebep olabilir. Tiyatro ile ilgili çok kısıtlı bir iki tecrübem olduysa da senelerdir teknik eğitim veriyorum. Her eğitim ya da sonraları başladığım danışmanlık bir sahneye çıkma heyecanı verir bana. İlk kez eğitim verdiğim günün akşamında, bu keyifli işi yapıp bir de bunun için para alacağıma şaşacak kadar heyecan duymuştum. O heyecanın gerektiği kadarıyla tohumu hala her eğitimim ya da danışmanlığımda filizlenir. Kendi alanımda hayli başarılı bir insan olmamı her seferinde yeşeren o filize borçluyum. Çok yetenekli pek çok insanın, bu temel heyecana sahip olmadıkları için bu alandan kaybolduklarını ya da rutin bir iş yapan bir memura dönüştüklerini gözlemledim.

Yaptığınız iş size heyecan vermiyorsa, devlette bir kadro bulun orda çalışın, en azından yaptığınız işte anlam bulmuyor olsanız da kendinizi büyük bir kapıya sırtınızı dayamış olmakla avutabilirsiniz. Ama yanlış anlamayın devlette memur olup işinizi çok büyük heyecanla yapabilirsiniz de; üstelik bu heyecanın millete katkısı belki de daha büyük olur. Bürokrasi yüzünden biraz eziyet çekersiniz o başka…

Fayda 3: Anın tadına varabilmek

Çayınızı şekerli mi içiyorsunuz? Ben yıllarca şekerli içtim. Eşim çok az şeker katardı, kaşığın ucuyla sadece. Bense küçük bardağa tek kesme şeker. Sonra 30’lu yaşlarım civarında ilk kez iki haftalık bir diyet yaptım. Diyet sırasında çayı da şekersiz içtim. Bu iki hafta alışmama yetti. O özel sınırı ne zaman geçtim bilmiyorum ama aylar sonra biraz fazla demli gelen bir çaya biraz şeker katıp içmeyi denediğimde, içemedim, çok kötü, baygın geldi çayın tadı. Çayın tadına varmıştım artık.
Tuzu bırakmadım, severim de, ama şöyle güzel bir domates söğüşünü ya biraz tuzlu severim ya da hiç tuzsuz. Hiç tuzsuz yediğimde domatesin tadını çok daha iyi alırım.

Yaşadığınız anın önüne geçen bir duygu, o anı tam olarak tatmanıza engel olur. Fazlaca heyecan, fazlaca stres, düşünme gücünüzü, algınızı, her yeteneğinizi kısıtlar, bulandırır. Ne o anda güzelliğini yaşayabilirsiniz olayın ne de sonradan doğru düzgün hatırlarsınız.

İstanbul’dan gelip memlekette girdiğim ÖSS sınavında sınıfın 1 numaralı sırasının bana verildiğini, kürsünün hemen karşısındaki yerimde vakit dolmadan bir saat kadar önce sınavı bitirdiğimi ve herkes devam ederken rahatlamış bir şekilde çıkıp serbestçe yürüdüğümü hala hatırlıyorum. O anın doya doya yaşanmışlığının tadı damağımın ucunda. İkinci basamakla ilgiliyse, ilk kez bir sınavı zamanında tam olarak bitiremiyor olmanın kaygısını, sınav sırasında belki bir 5–10 dakika kadar yine 1 numaralı sırada kürsünün karşısında otururken iki görevli hocanın konuşmalarından ne kadar rahatsız olduğum halde onları uyarmadığımı hatırlıyorum. Hatırladığım o yaşanan an, yaşanan anla ilgili duygularım değil, heyecanım, stresim, köşeye kısılmışlığım. O sınavda, ÖSS dâhil defalarca ilk 100 içinde ve civarında dolaşmış olan ben, ilk 1000’e bile giremedim.

Kaç anne tanıyorsunuz, heyecan/stres/gerilim yüzünden bebeğinin ilk iki senesinin tadını doya doya çıkaramayan? Bebek yüzünden hayatlarını yaşayamıyor olma hissi perişan eder onları. Bir de bebeğin ruhsal ve fiziksel yükünün üstünde bu olunca, bunalım çoğunlukla kaçınılmazdır. Oysa hayatlarının en büyük olayı budur ve bir daha yaşama şansları giderek azalmaktadır: Bir insan evladının hayata atılacak ilk adımlarının sağlayıcısı olmak. Baba çocuk büyüdükçe ortak olur. Yeni doğmuş bir bebeğin tek sahibi annedir.

Tadına varın!

Fayda 4: Gerekli hazırlıkları anlayabilmek

Hazırlık esastır. Oturup kağıt kalemle, bilgisayarda proje dosyalarıyla, ya da kafanızda yapıyor olabilirsiniz. Hazırlık yapan başarılı olur, yapmayan ya da yapamayan başarısız olur.
Hazırlıksız başarılı olan, çekirgedir. Çekirge de bir sıçrar, iki sıçrar…

Orta sondaki matematik kurs hocam, bir gün aniden sınıfta en düzenli çalışan olarak beni ilan edince çok şaşırmıştım. Oysa ben hiç çalışmıyordum. Meşhur bir yeşil fen liseleri hazırlık kitabı vardı. Seneler sonra hala baskıda olduğunu gördüm, kısaca yeşil kitap olarak anılırdı. Sadece onun matematik bölümünü biraz da abimin zoruyla bitirmiştim ve bu, hocanın yaptığı ilandan sonraydı.

O zaman hocanın yanıldığını düşünmüştüm, seneler sonra aslında yanılmamış olduğunu fark ediyorum. İlkokul 1’den beri, yani o zamana göre 8 yıl boyunca her zaman tüm derslerimi derste dinleyerek öğreniyordum. İlkokul öğretmenim velime bir keresinde, benim dinlerken değişik baktığımı gördüğünde ne hata yaptığını düşündüğüne dair ya da buna benzer bir şey söylemişti. 8 yıl boyunca hemen hemen tüm ödevlerimi yapmıştım. Neredeyse elime geçen her şeyi okumak gibi bir merakım vardı. (Ki bu merak artarak devam etti. Okunmayı bekleyen kitap ve dergilerden bazen bunalıma girer gibi oluyorum.) Bunlar olunca oturup özel olarak fazladan test çözmek en azından Fen Lisesi hazırlık için çok da gerekli değildi. Aldığım 74.’lük ve 114.’lük dereceleri de bunu ispatlamış oldu.
Bir başka hazırlık gerektiren süreçte ise çuvalladım, neyse ki kazandığım bölüm sonradan beni pişman etmedi. ÖSS’de yüzbeşincilik elde etmişken, ÖYS’de ilk bine bile giremedim. Çünkü benim genel hazırlık süreçlerimin sökmeyeceği çok özel bir hazırlık süreci gerektiriyordu o zamanki ÖYS sınavı. Lise sonda dershanede yaşanabilecek ya da çok disiplinli bir şekilde kendi başına da oluşturulabilecek bir yaklaşım… Ki ben ona kafa yormadım. İyi ki de yormamışım aslında! Üniversite sınavındaki başarıyla hayattaki başarı çok büyük paralellik göstermiyor.

Bir konuya gerçek anlamda hazırlanabilmek için ne gerektiğini bilmelisiniz ya da genel hazırlıklılık seviyeniz çok yüksek olmalı. Neler gerektiğini bilmeniz için olayı doğrudan yaşamanız ya da prova etmeniz gerekli. Bu tecrübeler sırasında heyecanınız yeterince kontrol altında olmalı. Prova üzerinde çalışıp sonradan gerçeğini yaşayacağınız bir şey varsa, hem prova üzerinde hem de gerçeğinde heyecanınızı kontrol etmeyi başarabilmelisiniz.

Benim ikinci sınavdaki yaşadığım düşüşün sebebi, fazla heyecan duymak değildi, üniversite sınavı için yeterince heyecan duymamak ve gerekli provaları yapıp nasıl bir hazırlığa ihtiyacım olduğunu görmemekti.

Fayda 5: Ders çıkarmak

İnsan aynı çukura iki kere düşmez ya da en azından düşmemelidir. Ama kendinizden geçmiş bir şekilde ötelerde bir yere varmak için gözleriniz havada koşuyorsanız, hangi çukura düştüğünüzü bile fark etmezsiniz ki ona bir daha düşmemek için dikkat edesiniz.

Başarılı insanlar başarısızlığın tadını iyi bilirler. Yükseklere hiç düşmeden çıkılmaz. Ne kadar yükseğe ulaştıysa bir insan, dizlerindeki sıyrıklar, gömleğinin kollarındaki mürekkep izleri, yakasındaki ter ve belki bazı ağır yaraları o kadar çoktur.

Öyle ki, tekrar tekrar başarmayı öğrenmiş insanlar, kimi yeni konularda ilk denemelerini doğrudan kaybetmek için yaparlar. Sadece az bir peyle girip risklerini sınırlamak ve sonraki adımlarda başarmak için yoldaki çukurların, tümseklerin neler olduğunu öğrenmek üzere… Eğer tekrarlayamayacakları bir etapla karşı karşıya iseler, onu elden geldiğince gözlemleyip, araştırıp bir benzeri test ortamını oluşturmaya ve orada düşmeye çalışırlar.

Sporcular önce düşmeyi öğrenir.

Bir Formula yarışçısının daha önce yarışmadığı bir pisti hiç araştırmadan yarışa çıkacağını ya da bir pistte yaptığı net bir pist hatasını bir dahakine tekrarlayacağını düşünebilir misiniz? Şampiyon bir tenisçinin, sahanın hangi alanına giden topun kendisine nasıl puan kaybettirebileceğini bilip ona göre eski ağzı yanmışlıklarıyla daha doğru adımlar atmaması mümkün müdür?

En az başarısızlık yaşayanlar en başarısız insanlardır. O kadar az risk almışlardır ve o kadar çabuk vazgeçmişlerdir ki! En çok başarısızlık yaşayanlar orta ve daha üst seviyelerde başarı elde etmiş kişilerdir.

Çokça başarısızlık yaşadığı halde ortanın altında bir konumda olanlar? Onlar başaramadıkları halde, ne olup bittiğini analiz edecek soğukkanlılık ya da tecrübede olamayan insanlardır.
Bu bağlamda 3 tip insan vardır: Hatasından ders çıkarıp kendini düzeltebilenler. Hatasından ders çıkaramayıp sadece bir yaş civarında yürümeyi öğrenene kadar değil ömrünün sonuna kadar düz yolda sürekli düşüp suçu taşa atmak için ortalıkta taş arayanlar. Hatasından ders çıkarıp ikinci bir kez hata yapmamak için bir daha hiç adım atmamaya karar vermiş olanlar.

Hangi grupta yer almak istediğinizi sanırım biliyorsunuz. Zor olan soru şu: Hangi gruptasınız?

Senaryo 1: Hayal şairden benim kelimelerimle

Heyecanın yönetilememesine ilişkin, tabii ki ilk önce aşkı düşündüm. Aşkını söyleyemeyen genci düşündüm. O kadar güçlü bir imge oluştu ki, en fazla 15 dakika içinde bu şiir çıktı:

gözlerimi kapatınca
biliyorum çok bi klişe ama
sorun da aynen o klişe
gözkapaklarımın içinde
sen

kimsin bilmiyorum
dördüncü senedir aynı sınıfta okuduğum
iki yıl beraber çalıştığım sınavlara
kız olamazsın ki
onunla ben neler konuştum
kimsin sen onun bedeninde
tek kelime edemedim

ben onu sevmedim
onu sevmiş olsam, ne kolay olurdu açılmak
sen kimsen sanırım ilk gözlerinde gördüm bir sabah
konuştum duymadı gözleri, kırpıştı sadece
sonra silkinip o oldu yine, gülüştük

sen sonra hep kaçamak
hep aniden karşılaşmalarında bakışlarımızın
gözlerinden gözlerime baktın
bakıldığını görünce kaçtın
kimsin sen anlamadım

sonra adımlarında gördüm seni
seker gibi adımlar hiç atmadığı
uzaktan görünce sanki bana doğru koşuşturan
serçe adımları tedirgin
ne zaman bakışlarım değse onlara çomak
onun adımlarına bırakırken yerlerini
görünmeyen bir yokuşta düşer gibi tepetaklak

ne zaman baksan gözlerinden kalbim alkol termometresi
ne zaman adımlarını görsem gözlerim ayarı kaçmış barometre
kelimelerim boğazımda kaldı
bakışlarım yapışıp ayrışamayan gözkapaklarımın ardında
niyetlerim yarım kaldı
hem ben anlamadım kime aşık olduğumu

heyecan
ah bu heyecan
beni şair yaptı
bir adam olamadım
heyecanım kağıda aktı

ne diyeyim, son sene
vizeler finaller
ve memleketler
iyi tatiller
belki gün gelir
aynı şehirde bir iş buluruz
ve ben bakarım tanımadığım sen, orda mısın hala
kimsin sen, belki
belki başka bir gözden bir gün bakar mısın yine bana

Senaryo 2: Türlü

Türlü çeşitli kayıplarımız var heyecandan, ama o örneği vermeyeceğim. Üniversite sınavına hazırlanan ailenin en küçük kızı var ya hani, abileri ve ablaları tıp kazanmış hep. Oysa çok heyecanlı bu ilk girişinde istediği tıbbı, en iyi tıbbı kazanamayacağı korkusuyla… Son gece şehir dışından bir kaç yaş küçük bir akrabası gelir ve ertesi gün sınavı varken gece bire kadar oturur ve sonra da heyecan kemirirken beynini birkaç saat daha uyuyamaz.

O örneği vermeyeceğim: Başta herşey iyidir hani; sınav ayına girene kadar hep en iyi sonuçları alır deneme sınavlarında. Sınav ayı başlayınca ise sanki aklına bir ket vurulur, hızı düşer, her soruda avucunun içi biraz daha terler.

O örneği vermeyeceğim, çok acımasız! Milyonların girdiği o sınavı her sene kaç bin kişi heyecan yüzünden mahvediyor sizce?

Sınavlarda dikkatin oynadığı rol üzerine kısacık sözü söyleyen hocam hangisiydi? Sınav sadece bilip bilmediğini ölçmez, dikkatin de ölçülen şeyler arasındadır. Yaşa be hocam, önüme ışık oldun. Yapmayacaksın sıfır hatalarını, sadeleştirme hatalarını, gözden kaçırmaları, olumluyu olumsuz okumayı… Hiçbirini. Ve kardeşim, o üniversite sınavında var ya, sadece bilgin ve hızın ölçülmüyor, heyecanın da ölçülüyor. Yeterince heyecan duyup da sınava önem vererek çalışıp çalışmadığın… Heyecanına hâkim olarak o 3 müdür 4 müdür saati en verimli şekilde geçirmek de ölçülene dâhil.

Biliyorum yaralıyız. Üniversite sınavında beklediğinden çok daha iyi bir sonuç elde eden kimse var mıdır? Peki ya hak ettiğine ulaşamayan, yapabileceğini yapamayan kişi sayısı kaçtır?

Çoğu heyecandan, çoğu heyecanını yönetememekten.
İyi de ya herkes heyecanını yönetebilirse ne olacak ki? Biliyorum, bu sınavın kazananı az, kaybedeni çok olmak zorunda. Matematik kuralları bunu gerektiriyor. Kazanabileceklerin sayısı ile girenlerin sayısı çok dengesiz. Heyecanınızı yönetebildiğiniz halde, çok iyi bir yer kazanamayabilirsiniz. Heyecanınızı yönetebilmiş olmak, böyle bir gerilim senesinden sağlam çıkmak, asıl kalıcı başarı budur.

Tabii eğer o son senenin, ya da tekrar hazırlandığınız bu senenin, ya da kahrolası son 3 senenin üzerinizde bıraktığı hasarın kalıcı etkilerinden hayat kötürümü olmadıysanız.

Senaryo 3: Kürsü Korkusu

Elleri titremeye başladı:

- Hakan Bey, ben razıyım. Benim için önemli olan, bu zor görevi başarmaktı. Konuşmayı, ekipten her hangi bir arkadaş, ya da banka yöneticilerinden sizin takdir edeceğiniz birileri yapabilir.
Hakan Bey, gülümsedi sadece.

- Efendim, inanın hiçbir şey fark etmez, konuşma metnini ben hazırlarım. Dilerseniz telsiz kulaklıkla bağlantı da kurarız, beklenmedik bir soru gelirse, destek olurum.

- Oğlum Korhan, sen delisin. Türkiye’nin ilk işe yarar, elle tutulur sonuç üretmiş, kara geçmiş uzaktan eğitim projesini neredeyse tek başına çıkardın…

- Biliyorum efendim ama…

- Sus, dinle. Sana en baştan beri güvenmedim mi?

- Evet efendim, sizin güveniniz olmasa yapamazdık zaten.

- Güvendim, evet, ama beraber hata da yaptık di mi? Senin uyarılarına rağmen, bankanın altyapısı var, kimsenin erişim sıkıntısı olmayacak diye düşündüm. Temel problemin bu olduğunu söylüyordu herkes. Sen bundan şüphe edebilecek uzak görüşlülüğü olan tek uzman oldun, ama bu heyecanın yüzünden de o zaman bana karşı bunu sonuna kadar savunmadın.

- Efendim, liderimizdiniz, size sadece fikrimi söyledim, daha fazlasını yapsam ekibimizde o inanç olmazdı.

- Onda da haklısın ya. O çuvallamayı yaşamamız gerekiyordu. Bir senelik emek sonucunda, yönetim kuruluna yapacağımız değerlendirme toplantısına çantamızda koca bir sıfırla çıktım. Orda da beni yalnız bıraktın be Korhan!

- Hakan Bey, yanınızda ben olsam, elim ayağıma dolaşırdı. Bakın sizinle bu kadar zamandır bu kadar yakın çalıştığımız halde, alnımdan ter akmaya başladı bile, biliyorsunuz beni…

- Neyse neyse… Hazırladığın dosya Allahtan çok sağlamdı da, çuvalladık, sıfırı çektik ama mutluyuz çünkü sebepleri tespit ettik diyebildik. İnsanımızda gördüğümüz özelliklerin uzaktan eğitime katılımları konusunda nasıl etkisi olduğuna yönetim kurulunu ikna etmem zor olmadı. Bir kahkaha attı: Onlar da bu memleketin insanı, bu kadar çok insanın başlayıp da nerdeyse hiçbirinin kursları bitirmemiş olması tipikti zaten. Önceden nasıl düşünememiş olduğumuza hayret etmişiz gibi kendimle alay ettim de hava yumuşadı. Hele havuç ve sopadan konuşmaya başlayınca, adamlar işte şimdi yola geldiler der gibi yaslanıverdiler arkalarına, kurula kurula…

- Öyle demeyin ama efendim. Yani, özendirici ve caydırıcı tedbirler düşündük sadece.

- Tabii tabii, bir kahkaha daha attı, biz buralarda onlara havuç ve sopa diyoruz Korhancım. Zaten bu toplantının konusu da o.

- Nasıl efendim? Ben uzaktan eğitim kongresinde bizim projeyi benim anlatmamı konuşmak için çağırdınız diye düşünmüştüm.

- Aslında birkaç şeyi birden konuşacağız. Ama hepsi aynı şeyle ilgili.

- Neler efendim?

- Bu önemli kongrede bu sunumu senden başka kimse hakkıyla yapamaz.

- Efendim ama yeterince destek verirsem…

- Bi dinle kardeşim. Bu projeyi senin gibi bi adam üstlenmiş olmasa, benim gibi de inatçı bi adam tam sponsoru olmasaydı, mezardan çıkarıp tekrar kahraman yapabilir miydik?

- Hayır efendim.

- O zaman topluluk önüne de çıkacaksın, bu konuşmayı bu sunumu da yapacaksın!

- Efendim..

- İkinci etabı biliyorsun.

- Söylentisini çok duydum. Sizden de sır çıkmaz ki işler kesinleşene kadar, bana bile ne olup biteceğini söylemediniz.

- Şu an bir tek sana söylüyorum. İlk projenin 5 katı bir proje kesinleşti gibi. Yönetim kurulu, bu sefer bizim hayal ettiğimizden bile daha büyük bir şey istiyor.

- Efendim çok sevindim…

- Peşin peşin sevinme hemen. Kısa keseceğim, merak etme. İsteğim çıkıp o sunumu o kongrede yapman. Havucun bu projenin liderliği. Sopan ise, sana sopa tehdidi yapmaya nasıl kıyıyım canım… Ama havuç olmayan seçenek diyelim. Maaşını iki katına çıkarıp seni eğitimle uzaktan yakından ilgisi olmayan banka içi bir pozisyona terfi ettiricem.

- Ama efendim…

- Biliyorum biliyorum, bu büyük projelerin sonundaki projeler birkaç yıllık maaşa karşılık gelebiliyor. Ama çok da riskli tabii, öyle isterlerin üstünde performans her zaman olmaz.

- Para değil de Hakan Bey…

- Sen dururken, o projenin başına ben kendim bile geçsem kudurursun, biliyorum. Ee adı sopa olmayan, ne demiştin sen ona… Caydırıcı mıydı? Caydırıcı seçenek işte…

***

Korhan, bin kişinin üzerinde bir kalabalığa 2 saate yakın süren ve büyük alkış alan bir sunum yaptı. Sunum sırasında 3 paket kağıt mendil tüketti, ama alnının terini bir türlü kurutamadı. Titredi, terledi, kızardı ama konuşabildi. Birebirlerin ve küçük grupların fatihi, kalabalıkların karşısına çıkmanın tadına da bakmış oldu. Biraz fazlaca tuz tadı geldi ağzına ama bu işten de sağ olarak çıktı.

Olası zararlar:

İnsan biraz da heyecan için yaşar. Heyecanı sürekli kontrol altında tutulan bir yaşam, bazı insanlara sürekli diyetle geçirilen tatsız tuzsuz bir yaşlılık dönemi gibi gelebilir. Tüm insanlar heyecanlarını kontrol altında tutarak yaşasa, belki de dünyamız şimdikinden daha kötü bir yer olurdu. Ama insanlar birbirlerinden farklıdır. Tutkuları uğruna gencecik yaşta, olmadık yerlerde olmadık şeyler yapan insanlar çıkmaya devam edecek. Siz de onlardan biri olmak istiyor olabilirsiniz, kendi tercihiniz. Ben bunun pek olası olduğunu düşünmüyorum; eğer rastgele bu sayfayı açmış ve denk geldiğiniz bir paragrafı okuyor değilseniz, başından beri bu kitabı belki biraz atlaya atlaya da olsa okumuşsanız, kendi yönünüzü kontrollü bir şekilde belirlemeye inanan bir insansınız.

Size uyarım, heyecanınızı kontrol altında tutmaya çalışırken, heyecansız kalmayın. Sizi heyecanlandıran şeylerden artık etkilenmediğiniz için değil, onlar hakkında gerçekten başarılı olmak için heyecanınızı kontrol altında tutmaya çalışacaksınız.
Adrenalin tutkunuysanız, önerilerim işinize yaramayabilir. Daha kötüsü, işinize yarayabilir ve eski adrenalinli günlerinizin özlemiyle artık kontrollü bir insan olduğunuz için bunalıma girebilirsiniz.

Tekrar hatırlatıyorum, anlattıklarım sadece kendi deneyim ve gözlemlerimin bileşiminden oluşmuş şeyler. Sizin için de uygun olacağının bir garantisi yok. Okuyun, değerlendirin ve kendi riskinizi üstlenerek, kendi yaşamınızı gözlem altına alıp yeni alışkanlıklara ilerlemek için aktardıklarımdan yararlanın.

Yorum yapın

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Değiştir )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s