Sıfır noktası


Mat1 ya da Mat2 sınavıydı. Kaçıncı alışımdı, bilmiyorum. Her iki dersi de üçüncü seferde verdiğim düşünülürse… Benim için alışılmamış bir başarısızlıktı. İlkokulda bir yazılıdan beş üzerinden üç aldığımda ağlayarak eve gittiğimi hatırlıyorum. Fen Lisesi’nde ilk sınav bir kimya sınavıydı ve hayatımın ilk zayıfını da 10 üzerinden 3’le o sınavda almıştım.

Geometri’den lise 2’de karneme 4 geldiğinde, karnem takdirlikti ama içinde bir zayıf olduğu için takdir alamamıştım. O 4’e rağmen okul üçüncüsüydüm.

Hayatım boyunca ilk defa bir dersten Mat1’le çaktım. Sonra Mat2 de çakıldı. Ertesi sene her ikisi yine çakıldı. Bu yüzden sene kaybettim, okul bir sene uzadı. Özel bir dönemdi, özel sebepleri vardı, ama benim için iyi bir tecrübe oldu.

İlkokulda sadece ders dinlerdim. Ortaokulda belirgin çalışma dönemlerim çok az oldu. Hazırlıkta İngilizce için çalıştığımı hatırlıyorum. Bir de Fen Lisesi’ne hazırlanırken meşhur ‘yeşil kitabın’ matematik bölümünü bitirmiştim. Sanırım bir sene de sabah etütlerine gitmiştim. Büyük kardeşlerimden biri iş için motorla benim okul tarafına gidiyordu ve beni de etüt saatinde okula bırakıyordu, yatılı çocuklarla birlikte etüt yapıyordum.

Her zaman dersi iyi dinleyen bir öğrenci olmuştum. Verilen ödevleri de yapıyor olsam gerek, çok iyi hatırlamıyorum. İlkokul 1’den itibaren tek kanal olan TRT 1’i İstiklal Marşı’na kadar izlediğimi ise çok net hatırlıyorum. Bir ara bir aile büyüğü televizyon programını detaylı bir şekilde saydığımda derslerimin iyi olmasına hayret etmişti.

Fen Lisesi’ni okul dördüncüsü olarak bitirdim, ama üstün bir çalışma gayretim yoktu. Her gün 4 saati bulan etütlerde kitap okumadığım ya da arkadaşlarla sohbet etmediğim zamanlarda çalışıyordum. Üniversite sınavına bile doğru düzgün hazırlanmadım. Dershaneye gitmedim. Son sene yıllık kurulu başkanıydım ve şiir yazmaya başlamıştım. Ayrıca âşıktım.

Sözün kısası, bir konuyu uzun uzun çalışarak öğrenmeye, bunun için kafa yormaya, o Mat1 sınavına hazırlandığım güne kadar gerek olmamıştı. Ve ben kafa yorarım. Her gün inip çıkmam gereken bir yokuş olduğunda bile -gündelik bir işte bile ve özellikle gündelik bir işte- o yokuşu en az yorulma ve yıpranmayla nasıl çıkıp ineceğime kafa yorarım. Bunu oturup masa başında falan yapmam. Günler boyu inip çıkarken, aklımın bir köşesi buna kafa yorar, yöntemler geliştirir denerim bir yandan. Bir metot bulup uygularım sonunda.

Dönüm noktası olan o gecede, çalışmam gerektiğinde, son gün çalışmam gerektiğinde, ertesi günkü sınav için durumumun umutsuz olduğunu fark ettiğimde, sadece birkaç saat stres yaptım. Kendimi umutsuzca çalışmaya zorladımsa da bilinçaltım bunun anlamsızlığına direniyordu. Son gece çalışarak bir sınavı veremezsiniz! Eğer verebiliyorsanız, o gece çalışmasanız da olur, zaten verebilecektiniz demektir.

Çaresiz bilincimin, gücüne hayran olduğum bilinçaltıma uygulamaya çalıştığı baskı sadece birkaç saat sürebildi. O gece sabahladım, ama ‘Yok oldular’ adlı, sanırım 300 sayfadan fazla olan bir bilimkurgu romanını okuyarak. Tabii ki sınavdan çaktım. Çok da iyi oldu. O başarısız sınav, geniş bir konuyu çalışarak kavramak gerektiğinde kullanacağım metodu geliştirmemde ilk adım oldu.

Kendi taktiklerimin oluşum sürecinin farkına varmaya başladığım dönem de sanırım bu aralardı.

Üniversitenin ilk iki yılında yaşadığım dipten sonra, tekrar eski başarı seviyemi yakaladım ve pek çok açıdan bu seviyeyi geçtiğimi de düşünüyorum.

Yorum yapın

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Değiştir )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s