Henry Hobhouse: Değişim Tohumları


Nedense çok zor okuduğum kitaplardan birisi oldu. Oysa hayli ilgi çekiciydi.

Henry Hobhouse alt başlığı İnsanlık Tarihini Değiştiren 6 Bitki’de tam da bu alt başlığın tarif ettiği şey üzerinde duruyor.

Şimdi durup bir düşünün. Sizce bu bitkiler neler olabilir? Ya da önce belki bir bitkinin insanlık tarihini değiştirebilecek kadar etkili olup olamayacağını sorun kendinize. Şimdiden söyleyeyim kitabı okuduktan sonra gerçekten bitkilerde böyle bir güç olabildiğini göreceksiniz.

İlk sorunun cevabına gelince altı bitkiden ele alınan ilki Kinin. Sıtma hastalığına karşı kullanılabilen Kinin sayesinde, insanlık tarihi boyunca yaygın yerleşime açamadığı ve büyük bir yüzölçümü kaplayan bölgelere sonunda yerleşebilmiş.

İkinci bitki şeker. Birkaç yüzyıl öncesine kadar insanların sadece meyve gibi yedikleri şeylerden şeker alabiliyor olduklarını biliyor muydunuz? Şekerin saf halde üretilebilir hale gelmesi köle ticaretiyle önemli bir paralellik oluşturmuş. Köleliğin kaldırılmasına yol açan tepkiler de şekere boykot uygulayan sivil girişimlerle şahlanmış.

Üçüncü bitki çay. Türkiye’de halen en çok tüketilmekte olan içeceklerden birini yapmakta kullanılan bitki. Çayın hikayesinde Çin’in hikayesini de okuyorsunuz kitapta.

Dördüncü bitki pamuk. Pamuk da kölelikle ve teknolojiyle yakından ilişkili bir bitki. Bu bölümde de ABD’nin güneyinin hikayesini okumuş oluyorsunuz bir yandan.

Beşinci bitki patates. Patates demek İrlanda demek. İrlanda’nın sömürülmekle dolu geçmişini ve İngiltere’nin Hindistan gibi uzak ülkeleri sömürdüğü mantıkla İrlanda gibi burnu dibindeki bir yeri sömürme şekli arasında aslında pek fark olmadığını bu bölümde okuyabilirsiniz.

Altıncı ve son bitki Koka. Kokain yapraklarının çiğnenmesinin yüksek dağlarda insanlara nasıl daha fazla enerji kullanma imkanı sağladığını öğrenmek ilginçti. Oysa yoğunlaştırılmış kokain son derece ölümcül.

Bu altı bitkiden herhangibiri ilginizi çekiyorsa ya da tarihe değişik bir açıdan bakmak isterseniz, kitabı okuyun.

Posted in Eserlerim, Kitap Tavsiyelerim | Tagged , , , , , , | Yorum yapın

Romanda Olay Örgüsü 5 – Güçlü Başlamak


Romanın üç ana bölümünden ilkinde başarmanız gereken önemli işler vardır:

- Okuyucuyu çekmek
- Okuyucu ve ana karakter arasında bağ oluşturmak
- Öykünün dünyasını sunmak
- Romanın üslubunu oluşturmak
- Okuyucuyu orta bölüme ilerletmek
- Karşıt gücü ortaya koymak

Okuyucuyu çekmek

Romanınızın basılmasını sağlamak için bir editöre ulaşmanız ve onu etkilemeniz gerekiyor. Daha girişte sıkılırsa, zaten zorlukla ulaştığınız editörün elinde romanınızın pek de şansı olmayacaktır.

Romanınız basılarak ya da internet üzerinden okura ulaştı diyelim. Okurun, daha doğrusu okur adayının, kitabınızı okumaktan başka yapabileceği binlerce şey var. Kitap okumaya karar verdiğinde de alternatif binlerce kitap var. Neden kitabınızı okuması gerektiğine karar vermek için baş kısımlara şöyle bir göz atabilir. Onu yakalamak için bulup bulabileceğiniz tek 3-5 dakikalık süre belki de budur.

Çok ünlü bir yazarsanız, yavaş gelişen başlangıçlar ya da deneysel yaklaşımlar düşünebilirsiniz. Ama okunmak kaygısını hissediyorsanız, o zaman başlangıcı iyi yapmalısınız.

Kullanılabilecek bazı taktikler:

- Bir karakteri hareket halinde sunan, bir şeyler olmak üzereyken gösteren cümleler ilgi çekebilir. Hitchcock’un aksiyomunu unutmayın: “İyi bir hikaye, sıkıcı kısımları çıkarılmış yaşamdır.”

- Hareketli bir başlangıç ne olduğu tam anlaşılmayan ama merak uyandıran işlerin döndüğünü hissettiren bir diyalog da olabilir.

- Duygu yoğunluğu yüksek, insanların kolay paralellik kurabilecekleri başlangıçlar düşünebilirsiniz. Böyle bir başlangıç duygusal yoğunlukta kararı tutturmanız konusundan sonradan sizi zorlayabilir, unutmayın.

- Stephen King’in ustaca kullandığı bir taktik: Geriye dönüp hatırlama şeklinde olaylarla ilgili çarpıcı bir iki cümle kullanabilirsiniz. Sürpriz faktörü azalmış gibidir, neyi anlatacağınızı en başta söylediniz. Ama acaba nasıl olacak da olacak?

- Tavır: Ana karakterinizin dikkat çekici bazı tavırları varsa -mesela aksilik- onları ortaya koyan bir girişle başlayabilirsiniz.

- Kitabın ileriki bölümlerinden en etkileyici ve merak uyandıracak bir iki sayfayı başa prolog olarak koyabilirsiniz. Ya da içerde geçmeyen, ama merak uyandırarak ana akışa ve girişe kapıyı açan birkaç sayfa da yazılabilir. Bu, çokça yapılan bir uygulamadır. İyi bir prologun göstergesinin kullanıcının devamındaki birinci bölümü okumaya başlamasını sağlaması olduğunu unutmayın.

Okuyucu ve ana karakter arasında bağ oluşturmak

Başarılı romanların önemli bir faktörü okuyucunun kolay bağ kurabildiği ana karakterdir.

Okurun kendini ana karakterle özdeşleştirecek şekilde empati duyması, yaşadıkları yüzünden ona sempati beslemesi, ana karakteri beğenmesi, ana karakterin yaşadığı iç çatışmaları ilgi çekici bulması… Bunların herbiri o bağı oluşturmakta kullanılabilecek taktikler olabilir.

Öykünün dünyasını sunmak

Sadece öykünün geçtiği ortamı ve zamanı sunmanın ötesinde, ana karakterin nasıl bir yaşam sürdüğünü de hissettirmeye çalışın.

Romanın üslubunu oluşturmak

Okur romanın belirli ve hoşuna giden bir havasının olmasından hoşlanır. Duygusal yoğunluklu bir başlangıcın ardından bir fars koyamazsınız ortaya. Her ne kadar çeşitli üsluplar bazen bir arada başarıyla kullanılabilse de, girişte oluşturduğunuz genel üslup romanın havasıyla uyumlu olmalıdır.

Son olarak kaçınmanız gereken 3 şey ve uymanız gereken 3 kural…

İşte kaçınılacaklar:

- Yoğun tasvirler
- Roman karakterlerinin geçmişiyle ilgili aşırı yüklü girişler (Yüzüklerin Efendisini girişteki yaklaşık 50 sayfalık akademik havadaki tarihçe bölümü yüzünden hiç başlamadan bırakmış olanlar vardır.)
- Ana karakteri neyin tehdit ettiğini sunmamak

Uyulacak kurallar:

- Önce hareket, sonra açıklama. Başlangıcınız hareketli olsun.
- Açıklama yaptığınızda, buzdağının görünen kısmını açıklayın ve çok daha fazlasının ilerisi için şimdilik gizli kaldığını hissettirin.
- Bilgileri çatışmaların içinde verin. Okuyucunun sadece yoğun bir şekilde bilgilendirildiğini hissettiği bir yapı kurmayın.

Posted in Yazar Atölyesi | Yorum yapın

2000. Game of Thrones – George R.R. Martin


İki bin kitabı devirdim.

Posted in KırkAmbar | Yorum yapın

Bright Eyes: The first day of my life


Yaşamımın ilk günü

Bu benim yaşamımım ilk günü
Yeminle, daha şimdi kapının ağzında doğdum
Yağmurda dışarı çıktım ve
Birden değişti herşey
Sahile battaniyeler yayıyorlar

Gördüğüm ilk yüz seninki
Sanırım kördüm, seninle buluşmadan önce
Nerdeyim bilmiyorum
Nerdeydim bilmiyorum
Nereye gitmek isterim biliyorum
Yani bilesin istedim
Bu işler böyle sonsuz sürer hani
Ben özellikle yavaşım
Ama anladım ki sana ihtiyacım var
Ve düşündüm ki, acaba eve gelebilir miyim

Tüm gece sürdüğün zamanı hatırlıyorum
Sadece sabah benimle buluşmak için
Ve garip olduğunu düşünmüştüm
Herşeyin değiştiğini söylemenin
Sanki yeni uyanmış gibi hissetmiştin
Ve dedin ki,
Bu yaşamımın ilk günü,
Şükür ki ölmedim seni bulmadan önce
Şimdi ama umrumda değil seninle heryere gidebilirim
Ve muhtemelen mutlu olurum.

Yani eğer benimle olmak istiyorsan
Bu işler ne olur bilinmez
Bekleyip görmeliyiz
Ama maaş için çalışmayı tercih ederim
Piyangoyu kazanmayı beklemek yerine

Hem belki bu sefer farklıdır
Yani sanırım gerçekten hoşlanıyorsun benden…

The first day of my life

This is the first day of my life
I Swear I was born right in the doorway
I went out in the rain
Suddenly everything changed
They’re spreadin’ blankets on the beach

Yours is the first face that I saw
I Think I was blind before I met you
I don’t know where I am
I don’t know where I’ve been
But I know where I want to go
So I thought I’d let you know
That these things take forever
I especially am slow
But I realized that I need you
And I wondered if I could come home

I remember the time you drove all night
Just to meet me in the morning
And I thought it was strange
You said everything changed
You felt as if you just woke up
And you said,
This is the first day of my life,
I’m Glad I didn’t die before I met you
But now I don’t care I could go anywhere with you
And I’d probably be happy.

So if you wanna be with me
With these things there’s no telling
We’ll just have to wait and see
But I’d rather be working for a paycheck
Than waiting to win the lottery

Besides maybe this time it’s different
I mean I really think you like me…

Posted in Eserlerim, Şarkı Sözü Çevirilerim | Tagged | Yorum yapın

Sadık okura…


Stephen King’in böyle bir tanımlaması vardır: “Sadık okur”. Kitaplarının kimi yerlerinde, tam hatırlamıyorum ama muhtemelen önsözlerinde falan bu sadık okurla konuşur, ona (onlara) teşekkür falan eder…

Ey sadık okur! Sen benim için var mısın, kaç tanesin, bilmiyorum. Ama ben yine de yazacağım.

Güniçi işim yazma üzerine istediğim kadar odaklanmama izin vermese de yazacağım.

İki kişisel gelişim kitabı yazıp, bastırmaya ilişkin tek denememde, konuyla ilgili meşhur bir ismin editör olduğu bir yayınevinde o meşhur ismin hayır’ına takılmış olsam ve  muhtemelen beğenmediğinden değil de beğendiğinden bu cevabı verdiğini düşünsem ve başka bir yayınevinde tekrar şansımı deneyecek kadar tekrar bu konuya odaklanamamış olsam da ve hatta bu cümlenin bu kadar uzun olması rahatsız edici olsa da yazmaya devam edeceğim.

Şu ana kadar sadece dört öykü yazdım. Dördünü de Türkiye Bilişim Derneği Bilim Kurgu Öykü Yarışması için yazdım. Bu günlükte menüde eserlerim altından ulaşabilirsiniz. İlki üçüncü oldu, yazdığım ilk öyküydü tüm hayatımda. İkincisi kısa listeye kaldı. Üçüncü ve dördüncü kısa listeye bile kalamadı. Biliyordum ki, dördüncü öykü aslında üçüncü olan öyküm kadar iyiydi. O öykü kısa listeye bile kalamayınca ertesi sene öykü yarışması için yazmamış olduğum halde öykü yazmaya devam edeceğim.

Birikmiş izinleri kullandığım iki haftalık bir tatil döneminde ilk romanıma başladım. Günde bin kelime hızla yazabiliyordum. İki haftalık izin süresinde 10 bin kelimeyi buldum. Sonrasında Açık Öğretim Sosyoloji ikinci sınıf vize ve finalleri yaklaşmış olduğu için güniçi işimden kalan zamanı sınavlara çalışmaya verdim ve devam edemedim. İlk 10 bin kelimeden sonra aylara uzanan bir sürede sadece 4 bin kelime yazabilmiş olsam da roman yazmaya da devam edeceğim.

Lise 3′ten beri şiir yazıyorum. İlk yıllarım hayli acemiydi. Ama o yıllarımda yazdıklarım ömrü hayatımda alıp alacağım en güzel ve iyi ödüllerden birini almama katkıda bulundu. Son dört beş yıldır, ne zaman şiir yazmaya otursam güzel bir şiir çıkarabiliyorum. Her ne kadar belki iki belki üç yıldır hiç şiir yazmaya oturmamış olsam da, şiir yazmada da devam edeceğim.

Sosyoloji boşuna okumuyorum. Kendi kişisel düşünce yapımı, dünyaya bakışımı da yazacağım. Kurgu kadar keyifli okunan bir metin akışında düşünce yazıları da yazacağım. Buna benzer bir çalışmayı Chip’in çevrimiçi sitesinde Gelecek Postası başlığında yapmıştım. Henüz çerçevesini çok netleştirmediğim bu tarzda da yazmaya devam edeceğim.

Teknik yazılarımı zaten yazıyorum. Onların yeri burası değil, ama onları da yazmaya devam edeceğim.

Ve ey sadık okur, tüm bunlara sen okuyasın diye devam edeceğim, ama kahretsin, okumasan da yazacağım. Yazmayı sevdiğim için yazacağım. Nasıl okumayı sevdiğim için okuyorsam.

Yıllar önce hiç tanımadığım biri, kitap okurken beni görüp bir muhabbete girmişti. Niye okuyorsun diye özetlenebilecek bir soru sordu. Durup hiç düşünmemiştim bunu. Sorduğu için düşündüm. Ve kendimin de bilinçli bir şekilde farkında olmadığım cevabı verdim: Zevk için okuyorum, hoşuma gittiği için, keyif aldığım için.

Yazmaktan keyif alıyorum ey sadık okurum. İleride (belki çok yakın, belki çok uzak) yazmaktan iyi para kazanabilecek olduğumu biliyorum. Kazansam da kazanmasam da yazacağım. Yazmaktan para kazanana kadar ya da kazanamasam bile, teknik işimden kendimi emekli edebilecek bir seviyeye gelip, gündüz gece işim gücüm okumak yazmak olabilecek hale geleceğim ve yazmaya devam edeceğim.

Zevk için yazacağım. Hoşuma gittiği için yazacağım. Keyif aldığım için yazacağım. Ve gün gelecek, sen beni ya yıllardır takip edip okuyan bir okurum olacaksın. Ya da artık elin mahkum -eğer okuyan bir çevren varsa- beni okumamış olmak, benden en azından bir kitap okumamış olmak çevrende ayıp haline gelmiş olduğu için beni okumaya başlamış daha yeni bir okur olacaksın.

Ve ben yazacağım, yazacağım, yazacağım.

Yeter ki Allah ömür versin. Yeter ki Allah aklımı fikrimi korusun, evlerden ırak bir kazaya falan kurban etmesin. Yeter ki bu ellerim tuşlarda böyle sağlıkla tıkırdamaya devam edebilsin.

Allah’ın izniyle okuyacağım, yazacağım ve Türk dilini, Türk kültürünü yücelten, güzel eserlerini veren isimlerden biri olacağım.

SQL Server ve iş zekası alanlarında bilinen, aranan, yüzlerce belki binlerce kişiye ışık olmuş, onları yönlendirmiş, eğitmiş bir kişiyim. Ama ben gittiğimde arkamda bırakmak için bu çok az. Ben şiirlerimi bırakacağım, öykülerimi bırakacağım, kişisel gelişim kitaplarımı bırakacağım, romanlarımı bırakacağım, denemelerimi bırakacağım. Onlarca yıl, belki yüzlerce yıl sonra bile okunur olacağım belki.

Ama, ama, ama… Hiç kimse okumayacak olsa bile, okuyan yarın unutacak olsa bile yine, yine, yine ve yine de yazacağım. Bunun kendime mantıklı açıklamasını şöyle yapmıştım: Konuşmuyor muyuz bir kişiyle, birkaç kişiyle… Saatlerce, günlerce… Anlamlı anlamsız muhabbetler yapmıyor muyuz? Onlar ziyan olan zamanlar mı? Zevk aldıysak, keyif aldıysak değil. Ben de işte sadece yakın çevremle değil, sen soyut sadık okurumla konuşmuş olurum saatlerce, sana yazmış olurum. Bir iki kişiye gerçek bir ortamda konuşmak yerine, burada belki sıfır, belki on, belki yüz, belki milyon kişiye konuşmuş olmak yine daha iyi değil mi?

Hem internet var. Basılı kitap da neyin nesi? Buradan çok daha geniş bir kitleye ulaşma ihtimali var.

Nasıl mı yazacağım peki? Bunu çeşitli yazılarımın yorumlarında bana sormuş olan arkadaşlara verdiği cevapla yazayım: Yazarak!

Yazmanın yolu yazmaktır! Benim ne dilbilgisi öğrenmeye ihtiyacım var, ne de fikrimi ifade eden cümleleri oluşturmada yaşadığım bir zorluğum! Yazarak yazacağım.

Bundan sonra günde bir saat yazmayı hedef koyuyorum kendime. Tahminen her gün 23-24 arası. Ben esneyebilen hedeflerin insanıyımdır. Gerekirse kayar bu saat, kaysın. Yeter ki yazmış olayım. Bazı günler yazamayabilirim. Olsun. Senede 365 gün yazmayı hedeflemiş olarak 300 günü yazmış olarak bitirdiysem, ne mutlu bana.

Bazı günler yarım saatte bu yazıyı yazıp sonuna gelmiş olarak süre dolmadan da hedefimi elde etmiş olarak da kabul edebilirim kendimi. Yazınca, yarım saatte neler çıkıyormuş bakın. Güzel…

Ama ey sadık okur. Basılı kitap okumuyorsun. İnternet ortamında altına yorum kolaylıkla yazabileceğin bir yerde okuyorsun. Bir ses ver be! : )

Bu yazının başlığını görüp de açtıysan, açıp da buralara kadar okuduysan, okuyup da hoşlandıysan, bir ses ver, buraya bir yorum yaz. Teşekkürler de en azından. Ya da iğrenç yazmışsın, kendini bi şey mi sanıyorsun de. Düşünceni söyle.

Ama bil ki, sen hiçbir şey söylemesen de ben yine kendim için, yazmaya devam edeceğim.

Posted in Eserlerim, Yazar Atölyesi | Tagged | 8 Yorum

Fatih Altaylı – Mağdur edebiyatı – HABERTÜRK


Fatih Altaylı – Mağdur edebiyatı – HABERTÜRK.

Fatih Altaylı süper bir yazı yazmış. Okumanızı şiddetle tavsiye ederim.

Posted in KırkAmbar | Yorum yapın

Flyleaf: All Around Me


“Her Yanımda”
Ellerim senin için aranıyor
Kollarım sana doğru uzanmış
Parmakuçlarımda hissediyorum seni
Dilim dudaklarımın ardında dansta / senin için

Benliğimden yükselen bu ateş
Yakıyor alışık değilim seni görmeye

Yaşıyorum, Yaşıyorum

Her yanımda hissediyorum seni
Soluduğum havayı yoğunlaştırdığını
Hislerime tutunuyorum
İyileşen bu kalbin tadını çıkarıyorum

Ellerim süzülüyor havaya
Ve beni sevdiğini fısıldıyorsun
Ve ben gizli yerimize doğru
Solup gitmeye başlıyorum

Müzik beni çekiyor
Şarkı söyleyen melekler seninle yalnız olduğumuzu söylüyor
Ben yalnızım seninle ve melekler deYaşıyorum
Yaşıyorum

Her yanımda hissediyorum seni
Soluduğum havayı yoğunlaştırdığını
Hislerime tutunuyorum
İyileşen bu kalbin tadını çıkarıyorum

Böyle ağlıyorum
(Kutlu)
Işık beyaz
Ve seni görüyorum

Yaşıyorum
Yaşıyorum
Yaşıyorum

Her yanımda hissediyorum seni
Soluduğum havayı yoğunlaştırdığını
Hislerime tutunuyorum<
İyileşen bu kalbin tadını çıkarıyorum

Al elimi
Sana veriyorum
Şimdi sahipsin bana
Her neysem tümüme
Beni asla terk etmeyeceğini söyledin
İnanıyorum sana
İnanıyorum

Her yanımda hissediyorum seni
Soluduğum havayı yoğunlaştırdığını
Hislerime tutunuyorum
İyileşmiş bu kalbin tadını çıkarıyorum

“All Around Me”
My hands are searching for you
My arms are outstretched towards you
I feel you on my fingertips
My tongue dances behind my lips for you

This fire rising through my being
Burning I’m not used to seeing you

I’m alive, I’m alive

I can feel you all around me
Thickening the air I’m breathing
Holding on to what I’m feeling
Savoring this heart that’s healing

My hands float up above me
And you whisper you love me
And I begin to fade
Into our secret place

The music makes me sway
The angels singing say we are alone with you
I am alone and they are too with you

I’m alive
I’m alive

I can feel you all around me
Thickening the air I’m breathing
Holding on to what I’m feeling
Savoring this heart that’s healing

So I cry
(Holy)
The light is white
(Holy)
And I see you
I’m alive
I’m alive
I’m alive

And I can feel you all around me
Thickening the air I’m breathing
Holding on to what I’m feeling
Savoring this heart that’s healing

Take my hand
I give it to you
Now you own me
All I am
You said you would never leave me
I believe you
I believe

I can feel you all around me
Thickening the air I’m breathing
Holding on to what I’m feeling
Savoring this heart that’s healed

Posted in Eserlerim, Şarkı Sözü Çevirilerim | Tagged | Yorum yapın